RUMELİ HİSARININ ŞEKLİ
RUMELİ HİSARININ ŞEKLİ
RUMELİ HİSARININ ŞEKLİ
ÇANAKKALE İÇİNDE AYNALI ÇARŞI

Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Savaşına girmesiyle cepheler genişledi. Ruslar Kafkaslara saldırınca Osmanlı Hükumeti oraya asker yığdı. Fakat batıdaki Rus birliklerinin bir kısmı oraya kaydırılınca Alman cephesi zayıfladı. Rus Çarı hemen İngiltere’den yardım istedi. Bunun üzerine Churchill, Çanakkale’ye yüklendi. Hesaplarına göre ikinci bir cephe Osmanlıları Kafkaslar’dan çekecek, hele Boğazlar ele geçerse savaş çabucak bitecektir. İngiliz Harbiye Nazırı Lord Kitchener bu fikri şiddetle destekler. Avustralya ve Yeni Zelanda’ dan getirilen askerlerin (Anzakların) yöreye ulaşması ile saldırıya geçerler. 19 Şubat sabahı bombardıman başlar. Donanma birkaç ehemmiyetsiz isabet alır ama bizim dış tabyalarımız tamamen elden çıkar.

Çanakkale savunmasını önceleri Esat Paşa yönetir, ancak ıslah olmaz bir Alman muhibi olan Enver Paşa komutayı ondan koparır casına alır Mareşal Liman von Sanders’e bağışlar. Liman Paşa riski sever, düşmanın karaya çıkmasına müsaade eder. Evet böylece İngilizler’e daha fazla zayiat verir ama bizim kayıplarımız da büyük olur. Ama o kırabildiği kadar düşman kırmaya bakar, fidan boylu çocuklarımızın ölümünü umursamaz. Zaten o devir savaşları gereğin den fazla kanlıdır. Anadolu’nun gayretkeş çocukları gözlerini kırpmadan dövüşür, süngü ile makineli tüfeğin üzerine yürürler. Mehmetçikler, savaşı düşman mevzilerine girip gırtlak gırtlağa boğuşmak sanırlar. Ölüm mü? Zerre kadar gözlerinde yoktur. Askerlerimiz aç ve çıplaktır. Soğuk dayanılmaz olunca, kum torbalarını bozup elbise yamar, sırf bu yüzden savunmasız kalır, hedef olurlar. İşin en acı yanı yükselme hırsı ile dikkat çekmek isteyen genç subaylar gereksiz çıkışlar yapar, beyhude riskler alırlar. Mesela Seddülbahir çarpışmalarında düşmanın 10 bin, bizim ise 16 bin kaybımız vardır. Halbuki savunan tarafın az zayiat vermesi temel kuraldır. Hele bir ara cepheye gelen Enver Paşa aklı sıra şov yapar. 19 Mayıs günü düşmanı denize dökmek için göstere göstere taarruza kalkar. Yalınayaklı kalabalıkları muhkem mevzilerin üstüne salar. O gün İngilizler sadece yüz ölü verirler, biz ise 9 bin yiğidimizi kaybederiz. Malzeme kaybı tam bir felakettir. 20 Mayıs günü 4 koca tümen tanınmayacak haldedir. Ama denizde güzel şeyler olur. Muavenet-i Milli adındaki küçücük bir torpidobot koskoca Goliot zırhlısını batırır. Bunun üzerine Amiral Fisher elinde kalan son güçlü gemiyi (Quenn Elizabeth‘i) İngiltere’ye yollar. 25 Mayısta Majestic, 26 Mayısta Triumph zırhlısı batırılınca donanma tamamen çekilir. Savaşın en kahredici yanı İngilizler’in tam 400 topu, 15 bin hayvanı ve 140 bin askeri yanıbaşımızdaki mevzilerden (tek zayiat vermeden) tahliye etmesidir. O mangalda kül bırakmayan Almanlar ayakta uyur, kurmaylarımız düşmanı topluca imha edecekleri “yegane” fırsatı ellerinden kaçırırlar. Halbuki bazı noktalarda mevziler fısıltıları duyacak kadar yakındır. Hatta zaman zaman nöbetçiler birbirlerine sigara atarlar. Hasılı Çanakkale’de çeyrek milyon evladı mızı kaybederiz ki bunların kahir ekseri yedekzabittir. Doktordur, mimardır, baytardır, ressamdır, öğretmendir, mühendistir. Abdülhamid Han’ın yıllardır Avrupai bir tedrisatla yetiştirdiği değerli gençler kitleler halinde ölürler. Eh, bu saatten sonra cehalet, işsizlik, fakirlik ve gerilik kaçınılmazdır ve öyle de olur. Çoğumuz “Aynalı çarşı” türküsünü Çanakkale havası sanarız, halbuki bu yanık ezgiler Kastomonu’da dile gelir. Düşünebiliyor musunuz Kastamonulu kadınların neredeyse tamamı dul kalır.