111233_ob76c
LOZAN KONFERANSI’NDA ERMENİ SORUNU

Temuçin F. Ertan Doç.Dr., Hacettepe Üniversitesi, Atatürk Ilkeleri ve Inkilap Tarihi Enstitüsü Ögretim Üyesi

Ermeni Sorununun Dogusu ve Gelisimi:

Siyasal antlasmalar nedenleri ve sonuçlariyla, gerek bölgesel, gerekse dünya genelinde milletler üzerinde etkili olurlar ve tarihsel dostluklarla düsmanliklara baslangiç teskil edebilirler. Görüsmeler, konferanslar, sözlesmelerle iradî veya gayriiradî sinirlar olusturulur, devletler kurulur, ülkeler paylasilir ve uluslar bölünebilir. Bu yolla bazen tarihsel sorunlar çözümlenebilir, bazen de tarihsel düsmanliklar belirir ya da keskinlesebilir.

Osmanli devletinin parçalanma sürecinde imzalanan çok sayida antlasma gibi Ayastefanos ve Berlin Antlasmalari da günümüze degin devam eden bölgesel ve dünyayla ilgili pek çok soruna kaynaklik teskil etmislerdir. Bu antlasmalar hemen her hükmüyle, Osmanli’nin çöküsünü ve parçalanmasini hizlandiran, Osmanli sinirlari içinde yeni devletler olusturan ve özellikle Balkanlarda günümüze degin devam eden çatismalara katki saglayan bir nitelik tasimaktadirlar (1). 1877-1878 Osmanli-Rus Savasi sonunda imzalanan Ayastefanos Antlasmasiyla Rusya’nin çok kazançli çikmasi ve bunun üzerine yeniden toplanan bir konferans sonunda imzalanan Berlin Antlasmasi, pek çok konuda oldugu gibi Ermeni Sorunu açisindan da bir dönüm noktasi olma özelligi tasimaktadir.

29 Maddeden ibaret olan 3 Mart 1878 tarihli Ayastefanos Antlasmasinda yer alan Anadolu’nun dogusunda Ermenilerle meskûn yerlerde islahat yapilmasi ve Ermenilerin Kürtler ve Çerkeslere karsi himaye edilmesi gerektigine hüküm (Karal 1983: 66) Ermeni Sorununun uluslar arasi alana tasinmasi yolundaki ilk adimdir. Ayastefanos Antlasmasinin Rusya, Ingiltere ve Avusturya-Macaristan arasinda tadil edilmesi konusunda anlasmaya varilmasi üzerine Berlin’de yeni bir kongre toplanmis ve bu kongre sonunda da Ayastefanos Antlasmasi yerine yeni bir antlasma imzalanmistir. Temmuz 1878’de imzalanan Berlin Antlasmasinda da Ayastefanos Antlasmasinda oldugu gibi “Ermenilerin oturmakta bulundugu Anadolu vilayetlerinde yeni bir idare tarzinin kurulmasi ve Ermenilerin Kürtlerle Çerkeslere karsi korunmasi” seklindeki hüküm (Karal 1983: 77) bu kez “yeni bir idare tarzinin kurulmasi” seklindeki ifadeyle ayri bir yurt sürecinin baslamasina neden olmustur. Böylece 19. yüzyilin ortalarindan itibaren Rusya, Ingiltere ve Fransa’nin Osmanli Ermenileri üzerindeki emelleri, rekabetleri ve tahrikleri, Ermeni Patrikhanesi, kiliseleri ve komitelerinin de yogun faaliyetleri sonucu Ayastefanos ve Berlin Antlasmalariyla uluslar arasi bir nitelige bürünmüs ve “Anadolu Islahati” adi verilen bir anlayisla Ermeniler lehine müdahale kapisi aralanmistir (Süslü 1995: 120)

Görüldügü gibi, 1877-1878 Osmanli-Rus Savasindan önce herhangi bir sorun olarak görülmeyen Ermenilerin konusu, bu savas sonrasinda imzalanan antlasmalarla uluslar arasi bir sorun niteligine büründürülmüs ve Osmanli devletinin yikilisina, hatta günümüze degin çok sayida toplanti ve konferansta gündeme getirilmistir. Hatta, bundan sonraki süreçte Osmanli devleti ve yikilmasindan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni uluslar arasi alanda sikistirmak için ciddî bir koz olarak kullanilmistir.

Berlin Antlasmasindan sonraki yillarda, özellikle Rusya ve Ingiltere tarafindan kiskirtilan ve desteklenen Ermeniler, Osmanli yönetimine karsi sik sik eylemler yapmislar ve isyanlar çikarmislardir. Sorun, yillar geçtikçe bir iç konu olmaktan çikarak uluslar arasi bir nitelige bürünmüs ve Osmanli devletinin iç islerine müdahale yolunda önemli bir gerekçe teskil etmeye baslamistir.

1878 yilindan itibaren Osmanli topraklarinda genelde ihtilâlci nitelik tasiyan Ermeni örgütlerinin kurulmasi da bu uluslar arasi destegin bir sonucudur (2). Ihtilâlci Hinçak Partisi (Hinçak) ve Ermeni Ihtilâlci Federasyonu (Dasnaksütyun, Tasnak) gibi örgütlerin kurulmasindan sonra Ermeni isyanlari ve terör hareketleri hizla artmaya baslamistir. Bu tedhis hareketlerinin artmasinda Hinçak ve Tasnak örgütlerinin plân ve programlarinda yer alan ifadelerin ve hedeflerin yönlendirici ve kiskirtici oldugu bir gerçektir (3).

Bu tarihlerden Birinci Dünya Savasi’na kadar geçen dönemde Ermeni terör gruplari aldiklari uluslar arasi destegin de etkisiyle Erzurum’da, Sasun’da, Zeytun’da, Van’da, Adana’da isyanlar çikarip olaylara neden olmuslardir. Yine Bab-i Ali Gösterisi ve Osmanli Bankasi Baskininda da Hinçak Cemiyetinin dogrudan rolü olmustur.

Tüm bu isyan ve kanli olaylara karsin, Osmanli yönetiminin Ermenilere karsi ön yargili yaklasmadigi ve hatta eskiden oldugu gibi “millet-i sadika” anlayisini bir geregi olarak çok sayidaki Ermeni’ye üst düzey yöneticilik verdigi bir gerçektir. Bu anlayis Ermenilerin yönetime katilmasi yolunda da kendini göstermistir. 1877 yilinda toplanan ilk Osmanli Mebusan Meclisinde 9 Ermeni mebus bulunurken, 1908’deki Ikinci Mesrutiyet sonrasinda toplanan mecliste bu 11’e ulasmistir. 1914 Osmanli meclisinde ise 12 Ermeni mebus olarak yer almistir (Koças 1967: 95-96). Ayrica, çok sayida Ermeni nazirlik ve Ayan Meclisi üyeligi gibi görevlerde bulunmuslardir (4).

Birinci Dünya Savasi ve Millî Mücadele Yillarinda Ermeni Sorunu

Osmanli yönetiminin bütünlestirici politikasina karsin Ermeniler, yikici ve ayrilikçi tutumlarini Birinci Dünya Savasi sirasinda Rusya’nin yaninda yer alarak devam ettirmislerdir. Osmanli devletinin seferberlik ilânindan birkaç gün sonra Andirin’da Ermenilerin Müslümanlara saldirisiyla baslayan olaylarin doguda Van, Bitlis, Mus, Diyarbakir, Elazig, Erzurum, Sivas, Trabzon gibi yerlesim merkezlerinde Ermeni saldirilari seklinde devam etmesi (Süslü 1995: 203) ve Ruslar tarafindan silâhlandirilan Ermenilerin düsman ordularinin ilerlemesini kolaylastirmasi, Osmanli hükûmetini harekete geçirmistir. Osmanli Hükûmeti son çare olarak 14 Mayis 1915 tarihinde tehcir kanunu adiyla bilinen bir sevk ve iskân kanunu çikarmistir. Bu kanunla devlete karsi casusluk ve hiyanetleri görülenlerin ayri ayri veya birlikte savas alanlarindan uzak yerlere gönderilmesi hedeflenmistir (Süslü 1995: 203). Bu kanunda Ermenilerle ilgili herhangi bir özel ifade söz konusu degildir. Sevk ve Iskân Kanununun uygulanmasi da Ermeni isyanlarini durduramamistir. Kanun sonrasinda bu isyanlarin batiya dogru kaydigi görülmüstür. Urfa, Izmit, Adapazari, Bursa, Adana, Samsun, Izmir, Sarki karahisar ve Yozgat gibi yerlesim merkezlerinde Osmanli yönetimini zor durumda birakan isyanlar çikmistir (Talat Pasa 1986: 86-94). Bu isyanlar ve saldirilar Birinci Dünya Savasi sirasinda Erzurum’a giren Rus subaylari tarafindan da dogrulanmistir (Talat Pasa 1986: 98 v.d.)

Bundan sonraki günlerde savas bölgelerinde bulunan Ermenilerin bir kisminin düsman saflarina katilmalari, Osmanli askerini arkadan vurmalari ve casuslukta bulunmalari nedeniyle cephe gerilerine sevk edilmeye baslanmistir. Göçler ve isyanlar sirasinda Ermenilerden ölenlerin olmasi, günümüze kadar devam eden soy kirim iddialarina kaynaklik teskil etmistir. Oysa devletin baska bölgelere sevk ve iskân edilen Ermenilerle ilgili olarak resmî bir yok etme politikasi olmadigi gibi, aksine Ermenilerin muhacirlere ayrilan tahsisattan yararlanmasi, malî ve ekonomik sorunlarinin halledilmesi, gayrimenkullerinin muhafaza ve tanzim edilmesi, gittikleri yerlerde arazi, emlâk ve is saglanmasi gibi kolayliklarin gerçeklestirilmesi için komisyonlar kurulmustur (Süslü 1995: 204).

Osmanli devletinin Birinci Dünya Savasini kaybetmesi ve Mondros Mütarekesini imzalamasindan sonraki dönemde Ermeni göçü ve katliam iddialari, Avrupalilar tarafindan bir harp propagandasi olarak ve yapilan isgallere gerekçe anlaminda kullanilmaya baslanmistir. Mondros Mütarekesinin 24. Maddesinde yer alan ifadelerden Doguda bir Ermeni devletinin kurulmasi konusunda Bati’dan destek alabileceklerini anlayan Ermeniler, 30 Kasim 1918’de Itilâf Devletlerine basvurarak bagimsiz bir Ermenistan kurulmasini istemislerdir. 18 Ocak 1919’da toplanan Paris Baris Konferansinda da bu isteklerini dile getiren Ermeniler (5), Millî Mücadele boyunca ayni hedeflere yönelik olarak, üç farkli cografyada faaliyetlerine hiz vermislerdir. Öncelikle Fransiz isgalinde bulunan Çukurova bölgesiyle Urfa, Antep ve Maras’ta Türkler üzerinde baski kurmak istemisler ve hatta Fransizlarin desteginde 5000 kisilik bir jandarma birligi olusturarak, Türkler üzerine saldirilar düzenlemislerdir.

Ermenilerin Dogu Anadolu’da bir devlet kurma girisimlerine Millî Mücadelenin ilk günlerinden itibaren tedbirler alinmaya baslanmis ve Erzurum ile Sivas Kongreleriyle Ermeni hedeflerinin önüne set çekilmesi yolunda kararlar alinmistir.

Diger taraftan Sovyet sinirlari içinde kalan Ermenistan’da kurulan hükûmet de Mondros Mütarekesiyle Türklerin içine düstügü olumsuz kosullardan yararlanarak, dogudan saldiriya geçmistir.

Itilâf Devletleri ise Osmanli hükûmetleri üzerinde baski kurarak, Birinci Dünya Savasi sirasindaki sevk ve iskân uygulamasiyla ilgili olarak çok sayida asker ve bürokratin tutuklanmasini ve cezalandirilmasini saglamislardir. Itilâf Devletleri bu yolla bir yandan Ermenileri tümüyle kendi taraflarina çekerken, diger yandan yurtseverler ve isgale karsi çikanlar üzerinde ciddî bir baski kurmuslardir. Bu politikaya keskin bir Ittihatçi düsmani olan Damat Ferit ve hükûmetlerinin de çanak tutmus olmasi, Itilâf Devletlerinin isini oldukça kolaylastirmistir (6). Ermenilerin Dogu Anadolu’da bir devlet kurulmasi yolunda en ileri adiminin 10 Agustos 1920’de imzalanan Sevr Antlasmasinin oldugu söylenebilir. Sevr Antlasmasinda yer alan Dogu Anadolu’da bir Ermeni devletinin kurulmasiyla ilgili hüküm (7), Batili devletlerin Sark Meselesinin (Dogu Sorunu) Ermeni boyutunu çözme girisimlerinde en ileri noktaya ulastiklari gelismedir. Bu antlasma ile bir Ermeni devletinin varligi, ilk kez bir siyasal belgede somut olarak yer almistir. Ancak Anadolu topraklarinin bölüsülmesi ve üzerinde yeni devletler kurulmasini öngören Sevr Antlasmasinin TBMM tarafindan kabul edilmemesi, dogal olarak Ermeni devletinin kurulmasi projesinin de uygulamaya sokulmasini imkânsiz hâle getirmistir.

Ayrica Türk tarafinin elinde bulunan ve Sevr Antlasmasiyla taban tabana zit bir nitelik tasiyan Misak-i Millî’nin de ülke bütünlügü ve tam bagimsizlik konularindaki tavizsiz niteligi, daha en basindan itibaren Ermenilerin Dogu Anadolu’da bir devlet kurma projelerinin ham bir hayalden öteye geçemeyecegini göstermistir.

Ermeni konusundaki dönüm noktalarindan bir digeri, TBMM Hükûmeti ile Ermenistan arasinda 2-3 Aralik 1920’de imzalanan Gümrü Antlasmasidir. Kazim Karabekir komutasindaki ordular tarafindan püskürtülen Ermenilerin istegi sonucu imzalanan bu antlasmayla Ermenistan Hükûmeti, TBMM’nin varligini kabul etmis, Misak-i Millî’yi tanimis ve hepsinden önemlisi Türk topraklarindaki taleplerinden vazgeçtigini açiklamistir (Soysal 1983: 17-23). Gümrü Barisi bu niteligiyle 1878’den beri gündemde bulunan Ermeni Sorununun ortadan kalkmis oldugunu kanitlamaktadir. Çünkü bu tarihe kadar uluslar arasi antlasmalarla örtülü ya da açik olan gündeme getirilen Ermeni Sorunu veya Ermeni yurdu konusu, bu kez dogrudan dogruya Türklerle Ermeniler arasinda imzalanan bir ikili antlasma sonunda tartisilmaz bir biçimde sonuçlandirilmistir. Kaldi ki, Ermenilerle ilgili olarak imzalanan daha önceki antlasmalarin hemen hepsi çok taraflidir ve hepsinden önemlisi de Ermeniler dogrudan kendilerini temsil etmemislerdir. Bu kez Ermenilerin dogrudan katildigi ve taraf oldugu bir ikili antlasmayla Türk vataninin bütünlügünün taninmis olmasi, konunun çözümü açisindan gerçekten önemli bir adimdir.

Türklerle Ermeniler kendi iradeleriyle sorununun çözümü yolunda önemli bir asama kaydederken, konuyla dogrudan ilgili olmayan Batili devletler, Dogu Sorununun çözümünde en ileri noktaya ulastiklari Sevr Antlasmasinin hayata geçirilmesinden umutlarini kesmemislerdir. Batili devletler Dogu Sorununu kendi çikarlari dogrultusunda çözmek ve Sevr’i kabul ettirmek için Dogu Anadolu’da ve Çukurova’da Ermenileri kullanirken, Bati cephesinde ise Yunanlilardan yararlanmislardir. Yunan ilerlemesinin 11 Ocak 1921’de TBMM Ordusu tarafindan durdurulmasi üzerine Sevr Barisini görüsmelerle kabul ettirme yoluna yönelmislerdir. Türk direnisi karsisinda Londra’da bir konferans düzenleyen Itilâf Devletleri, Istanbul Hükûmetinin yani sira TBMM Hükûmetini de davet ettikleri konferans sirasinda Ermeni yurdu konusunu bir kez daha gündeme getirmislerdir. Londra Konferansinda “Milletler Cemiyetinin bir Ermeni yurdu kurulmasi için Dogu illerinden Ermenistan’a birakilacak arazinin tespiti hususunda bir komisyon olusturulmasi ve Türkiye’nin bu komisyonu kabul etmesi” seklinde bir teklif getirilmistir (Atatürk 1960: 753). Bu öneri kismen bir yumusama gibi görünse de, Sevr’in özü degismemis ve Misak-i Millî’ye olan aykirilik devam etmistir. Dogal olarak da Itilâf Devletlerinin bu yeni önerisi TBMM Hükûmeti temsilcisi tarafindan kabul edilmemis ve konferans basarisizlikla sonuçlanmistir.

Bu arada Sakarya Zaferi sonrasinda 13 Ekim 1921’de imzalanan Kars Antlasmasiyla daha önce imzalanmis olan Gümrü ve Moskova Antlasmalari gelistirilmis ve Sovyet sinirlari içindeki Ermenistan Hükûmeti, Misak-i Millî ile belirlenen Türk sinirlarini bir kez daha kabul etmistir (Soysal 1983: 39-47).

Yine Sakarya Zaferi sonrasinda Fransa ile de 20 Ekim 1921’de Ankara Antlasmasinda imzalanmistir (Soysal 1983: 48-60). Bu antlasmada Ermenilerle ilgili hiçbir ifadeye yer verilmemis olmasi, daha önceleri Güney Cephesinde Ermenilere yardim eden ve gerektiginde de yardim alan Fransizlarin, bu politikalarinin basarisizligini kabul ettikleri seklinde yorumlanabilir.

Itilâf Devletlerinin Millî Mücadele döneminde Ermeni Sorunuyla ilgili girisimleri bunlarla sinirli kalmamistir. Sakarya Meydan Muharebesi sonrasinda Batili devletlerin Türk tarafina Mart 1922’de önerdikleri baris taslaginda Ermeni yurduyla ilgili olarak Sevr mantigina dayali yeni yaklasimlar yer almistir. Bu baris taslaginda da bir Ermeni yurdu kurulmasi konusunda Milletler Cemiyeti’nin yardimina basvurulmasi öngörülmektedir (Atatürk 1960: 753). Bu teklif de Misak-i Millî konusundaki kararliligindan sapma olmayan TBMM Hükûmeti tarafindan reddedilmistir.

Bu son baris taslagi Türk tarafinin sadece Yunan isgali kaldirmak için degil, Ermeni Sorununun çözümü için de Bati Cephesinde kapsamli ve kesin sonuçlu bir askerî harekâta girismesinin sart oldugunu göstermistir. Türk ordusunun, Yunan ordusunu Anadolu’dan çikarmasi, Yunan isgalinin sona erdirilmesinin yani sira, Ermeni sorununu da nihaî olarak çözümleyecek bir adim olarak görülmüstür.

26 Agustos 1922’de baslayan Büyük Taarruz sonucu Yunan ordusu Anadolu’dan tümüyle çikarilmis ve 3 Ekimde Mudanya Mütarekesi görüsmeleri baslamistir. 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile Türk-Yunan çatismasi sona ermekle kalmamis, ayni zamanda Itilâf Devletleri TBMM’nin varligini ilk birlikte hareket ederek kabul etmek zorunda kalmislardir. Mudanya Mütarekesi sonrasinda ise baris antlasmasi için yogun bir tartisma ve görüs alisverisi dönemi baslamistir.

Lozan Görüsmeleri Sirasinda Ermeni Sorunu:

TBMM Hükûmetinin Ismet Pasa, Dr. Riza Nur ve Hasan (Saka) Beyler tarafindan temsil edildigi Lozan Konferansi 20 Kasim 1922’de baslamistir. Lozan’a gönderilen Türk heyetine, TBMM Hükûmeti tarafindan verilen 14 maddelik yönergenin iki maddesinde yer alan konularda tavize yanasilmamasi kesin olarak ifade edilmistir. Bu yönergede yer alan 1. Madde dogu siniri ile ilgilidir ve buna göre Ermeni yurdu bahis konusu dahi edilmeyecek ve konu gündeme gelirse, görüsmeler kesilecektir (Türk Istiklâl Harbi 1995: 195-196). Taviz verilmemesi istenen diger konu ise, 8. Maddede yer alan kapitülasyonlarin kaldirilmasidir.

Ermeni yurdu ve kapitülasyonlar konularindaki tavizsizlik anlayisi, dogrudan dogruya Misak-i Millî’nin bir sonucudur. Ermeni yurdu konusundaki kararlilik toprak bütünlügü anlayisinin bir yansimasi, kapitülasyonlarin kaldirilmasi ise tam ve kesin bagimsizlik anlayisinin bir sonucudur.

Lozan Konferansinin tüm oturumlariyla çok çetin geçecegi ve taban tabana zit düsüncelerin sert tartismalara yol açacagi daha ilk günden belli olmustur. Ismet Pasa, açilis günü Lord Curzon’a, -tüm diplomatik egilimleri bir tarafa birakarak- cevaben yapmis oldugu konusmada, 1918 yilindan sonra Türk milletinin maruz kaldigi saldirilarin ve hücumlarin hiçbir askerî gerekçeye dayanmadigini, bu saldirilarin Türk topraklarinin en zengin ve gelismis kisimlarini mahvetmek ve yikmak amacina yönelik oldugunu ve bunu mazur göstermenin mümkün olmadigini ifade etmistir (Inönü 1987: 60). Ismet Pasa, konferansa katilan hemen herkesi sasirtan konusmasinda genel barisin ve düzenin devletlerin birbirlerinin haklarina ve hürriyetine saygi gösterilmedikçe gerçeklesmeyecegini ve Türk tarafinin bu konuda iyi niyet tasidigini ve samimî oldugunu dile getirmistir (Inönü 1987: 60-61). Yine konferansin daha ilk günlerinde ortaya çikan bir baska gerçek ise, bir tarafta Türklerin, diger tarafta ise digerlerinin (Ingiltere, Fransa, Italya, Yunanistan v.s.) bulundugunun görülmesidir. Ayrica Türk tarafinin Millî Mücadelenin galibi olarak Mudanya’yi esas almasina karsin, Itilâf Devletleri Birinci Dünya Savasinin galibi olarak Mondros’un ruhuna uygun bir antlasma pesinde olduklari anlasilmisti. Bir baska deyisle iki tarafin da kendisini galip taraf olarak görmesi, konferansin hiç de kolay geçmeyecegini daha ilk günlerde göstermistir.

Ermenilerin çalismalari ve konferansi etkileme çabalari, görüsmelerin baslamasiyla birlikte hiz kazanmistir. Ermenilerin, konferansin ilk günlerinde sunduklari muhtirada, Türklerin 1.250.000 Ermeni’yi katlettikleri, 700.000 Ermeni’nin de çesitli ülkelere göç etmek zorunda birakildigini iddia ederek, ABD baskaninin hakemliginde Ermeniler için bir arazinin belirlenmesi, Erivan Cumhuriyeti’nin sinirlarinin Dogu illerinden toprak verilerek genisletilmesi ve denizden çikis için bir liman verilmesi, Kilikya’nin da bu sinirlar içine dâhil edilmesi yönündeki isteklerini bir kez daha yinelemislerdir. (8)

Bu tür beklenti ve baskilara karsi, görüsmelerin baslamasindan sonra henüz Ermeni konusunun resmen gündeme gelmedigi dönemlerde bile Ismet Pasa, hazirlik anlaminda Ankara’nin görüslerini almak istemistir. Ismet Pasa’nin Ermenilerle ilgili olarak Ankara’ya çekmis oldugu ilk telgraf, konferansin baslamasindan bes gün sonradir. Ismet Pasa’nin Heyet-i Vekile Riyasetine (Rauf Bey) çekmis oldugu 25 Kasim 1922 tarihli telgrafta, gerek Ingilizlerin, gerekse özellikle de Amerikalilarin, Türkiye’deki Ermenilerin kimlerle ve nasil mübadele olacagini sorduklari bildirmistir. Ismet Pasa ayni telgrafta Ermenilerin ülke disina çikarilmalarinin dünyaya açiklanamayacagini ve bu dönemde Anadolu’da yeniden bir tehcir ve teb’id yapilmasi gerektigini belirtmistir (Simsir 1990: 124-125). Bu telgraftan Rumlarda oldugu gibi Ermenilerle Türkler arasinda da bir mübadelenin gündemde oldugu ve bunun sartlarinin konusulabilecegi görülmüstür. Yine ayni telgraftan da anlasildigi gibi, Lozan’da Ermeni Sorunu denildiginde, hem Ermeni yurdu, hem de Türkiye’de yasayan Ermenilerin mübadele edilmesi konulari tartisilacaktir.

Ismet Pasa ilk telgrafindan hemen bir gün sonra çektigi yeni bir telgrafla, Lozan’a Ermeni heyetinin geldigini ve disarida kalan 700.000 Ermeni için yer istediklerini bildirmis ve ayrica Ermenilerin konferansta olagan üstü yaygara yapabileceklerine isaret etmistir.

Rauf Bey, bu ikinci telgrafa verdigi cevapta Ermeni heyetinin verdigi 700.000 rakaminin abartili oldugunu, Kilikya’da yerli ve disaridan gelmis ve kendi rizalariyla çikan Ermenilerin sayisinin 45.000 oldugunu ifade etmistir (Simsir 1990: 136). Daha konferansin ilk günlerinden itibaren taraflarin elindeki rakamlar konusunda ciddî farklarin bulundugu da gözden kaçmamistir.

Heyet-i Vekile Reisi Rauf Bey bu telgrafin hemen pesinden mübadele ile ilgili telgrafa da cevap vermistir. Buna göre Türkiye’deki Ermenilerin Ermenistan’daki Türklerle mübadelesi ve Türk Ortodokslarinin ayri bir hak iddia etmemek sartiyla memlekette kalmalari fikir ve kararinda oldugunu açiklamistir (Simsir 1990: 143).

Bu telgraflarda henüz resmî bir oturumda gündeme gelmemekle beraber, taraflarin Ermeni konusunda gayriresmî yollardan nabiz yokladiklari anlasilmaktadir. Yine Ermenilerle ilgili resmî görüsmelerin baslamasi öncesinde Ismet Pasa, 6 Aralik 1922’de Ankara’ya çekmis oldugu telgrafta yerli Ermenilerle Ermenistan’daki Türklerin mübadelesi konusunda kiminle görüsmesi gerektigini sormus ve asil olarak kendisine göre Ermeni mübadelesi için muhatabinin bulunmadigini ifade etmistir. Ismet Pasa ayni telgrafta Amerikanin bütün misyonerlerinin ve bütün Ermeni cemaatlerinin Lozan’a geldiklerini, Ermeni yurdu ve azinliklar hukukunu reddettigini onlara açiklamak istegini bildirmistir (Simsir 1990: 172).

Burada Ermeni mübadelesi konusunda Heyet-i Vekile ile Ismet Pasa’nin birbirlerine ters düstükleri anlasilmaktadir. Bir gün sonra Rauf Bey’in Ismet Pasa’ya konuyla ilgili olarak çekmis oldugu telgraf aynen söyledir: “Simdi aldigim Ermenilerin Ermenistan’daki Türklerle mübadelesine dair mütalaa Heyet-i Vekilenin kararidir. Sahsen zat-i devletleriyle hem-fikir idim ve bugün de hem-fikirim. Bugün Heyet-i Vekile içtimainda tekrar mevzu-i bahs ederek netice-i müzakerati derhal arz edecegim” (Simsir 1990: 174). Bu telgraftan da anlasildigi gibi simdilik Rauf Bey ile Ismet Pasa arasinda bir fikir ayriligi olmamakla birlikte, hükûmet Ermenilerin mübadele kapsamina alinmasi konusunda kararli görünmektedir.

Ancak Rauf Bey’in israriyla olsa gerek, ayni gün yapilan toplantida Heyet-i Vekile, Ismet Pasa’nin Ermeni mübadelesi konusunda görüsünü kabul etmis ve bunu da yeni bir telgrafla Ismet Pasa’ya bildirmistir (Simsir 1990: 176).

Lozan’da Türk Heyeti üzerinde, hemen her konuda oldugu gibi Ermenilerin istekleriyle ilgili olarak da çok yönlü bir baski olusturulmak istenmistir. Türk tarafi bir yandan resmî görüsmelerde sikistirilmak istenirken, diger taraftan gayriresmî olarak özel toplanti ve görüsmelerle de benzer biçimde zorlamalar gerçeklestirilmistir. Özellikle, Ermeni Sorunu konusunda Amerikalilar, bazi Isviçreliler ve Lozan’a gelen Ermeni ileri gelenleri resmî görüsmeler disinda da istediklerini elde etmek, Türk Heyeti üzerinde baski olusturmak için yogun çaba sarf etmislerdir. Bunlardan biri resmî oturumlarin baslamasi öncesinde Ismet Pasa ile Noradunkyan Pasa arasinda gerçeklesen görüsmedir. Osmanli devletinde Hariciye Nazirligina kadar yükselen Ermeni temsilci Noradunkyan Efendi, bu görüsmede Ermeniler için yurt istegini bir kez daha, biraz da sert bir biçimde dile getirmisse de, Ismet Pasa’dan azar isitmis ve nasihat dolu sözler alarak görüsmeyi terk etmek zorunda kalmistir (Inönü 1987: 79-81; Simsir 1990: 192).

Lozan’da azinliklarla ilgili resmî görüsmeler 12 Aralik 1922’de baslamistir. Ancak bu toplanti baskin seklinde gerçeklesmistir. Azinliklarla ilgili görüsmelerin, bir gün önce gece yarisi bildirilmesi nedeniyle Ismet Pasa gereken hazirligi yapamadan oturuma katilmak zorunda kalmistir (Inönü 1987: 79; Bilsel 1933: 272; Karacan 1943: 128). Oturumda söz alan Ingiliz temsilci Lord Curzon, yapmis oldugu konusmada azinliklar nedeniyle tüm dünyanin konferansla ilgilenmeye basladigini, Müttefiklerin amacinin Anadolu’da yasayan Hristiyanlari himaye etmek ve mümkün ise, onlari kurtarmak oldugunu ifade ettikten sonra, Rumlarin, Yahudilerin, Asurîlerin, Gildanîlerin, Nasturîlerin ve Ermenilerin himaye görmesi gerektigine isaret etmistir. Ermenilerin üzerinde uzun duran Lord Curzon, bu topluluk için Kuzeydogu vilâyetlerinden ve Çukurova’dan yurt istemis, azinliklarla ilgili isteklerini su üç baslikta toplamistir: 1-Çok genis bir genel af. 2- Askerlikten makûl bir bedel karsiliginda kurtulma. 3-Serbest gidip gelme (Bilsel 1933: 272; Karacan 1943: 129; Türk Istiklâl Harbi: 244-245).

Lozan Görüsmeleri Türk basini kadar Ingiliz basininin da ilgisini çekmistir. The Times gazetesinde yer alan ifadelere göre, 12 Aralik tarihli oturumda Lord Curzon yapmis oldugu konusmada, topraklarini terk eden Ermenilerin mümkün oldugu kadar çogunun geri dönmesi gerektigini, Türklerin Ermenilere ait topraklar konusunda bir seyler yapmasinin beklendigini ve Ermenilerin de Istanbul’dan çikarilmasinin Rumlarda oldugu gibi ciddî ekonomik sorunlar yaratabilecegini vurgulamistir (The Times: 13 December 1922).

Ismet Pasa Ankara’ya çekmis oldugu telgraftan Lord Curzon’un isteklerinin bununla sinirli olmadigi anlasilmaktadir. Lord Curzon, Ermeni yurdu sorununa dile getirirken, Ermenistan’in fakir oldugunu ve Ermenilerin istemedikleri bir hükûmet seklinin bulundugunu ve bu yüzden de Kilikya’dan da Ermeniler için yurt verilmesi gerektigini israrla vurgulamistir (Simsir 1990: 211).

Fransiz temsilci Barer’in de yine Ermeniler konusuna deginen konusmadan sonra, Italyan Garoni söz almis ve ardindan da sira Ismet Pasa’ya gelmistir (Bilsel 1933: 273; Karacan 2943: 129). Oturuma hazirliksiz gelen Ismet Pasa, daha önce Ankara’da azinliklarla ilgili olarak hazirlanan bir çalismayi okumustur. Bu çalisma, Osmanli Imparatorlugunda azinliklarin milliyetçi iddialarini körüklemek ve imparatorlugu zayiflatarak parçalayip Türkleri Avrupa’dan , Asya’dan çikarmak için yapilan hileler ve oynanan oyunlara deginen uzun bir metindi (Inönü 1987: 79).

Yaklasik üç saat süren konusmadan sonra Ismet Pasa karsi isteklerini siralamistir: Buna göre, 1- Dis tahriklerin giderilmesi lazimdir. 2- Bu Türk ve Rum ahalinin degistirilmesiyle mümkün olabilir. 3- Kalacak azinliklar hakkinda, Türk vatandasligindan ayrilmamislar hakkinda oldugu gibi Türk özgürlükçü siyaseti garanti edilecektir (Bilsel 1933: 174; Karacan 1943: 130).

Ismet Pasa’nin yaklasik 3 saat süren konusmasini sikilarak dinleyen Lord Curzon hemen cevap vermis ve alayli bir uslûpla Ismet Pasa’nin eskiden bir general ve bir diplomat olarak tanindigini, simdi ise bir tarih profesörü gibi davrandigini dile getirmis ve azinliklar sorununun ahali degistirilmesiyle bitmeyecegini ifade etmistir (Bilsel 1933: 274). Yunan temsilci Venizelos, Amerikali ve Sirp temsilcilerin konusmalarindan sonra tekrar söz alan Ismet Pasa, özellikle Venizelos’un konusmasinda yer alan Ermenilerle ilgili ifadelere cevaben yapmis oldugu konusmada Venizelos’un Ermenilerden bahsetmesine hayret ettigini, Yunan isgali sonrasinda birçok Ermeni’nin istirap ve sefalete mahkûm oldugunu, Ermenilerin Yunanlilar tarafindan zorla askere alindigini dile getirdikten sonra “Dünyada Ermenilerin mukadderatina alenen acimaga cür’et edebilecek hükûmetlerin en sonuncusu, onlarin dogrudan dogruya felâketine sebep olan hükûmettir” seklindeki sözlerle Yunan tezini çürütmeye çalismistir (Bilsel 1933: 275).

Bu arada Amerikali temsilciler de azinliklar ve özellikle de Ermenilerle ilgili oturumlarda Türklerin karsiti bir tutum takinmaya baslamislardir. Konferansa gözlemci olarak katilan Amerikalilar hemen her konuda aktif bir görüntü çizmislerdir. Bunda Lord Curzon’un büyük rolü olmustur. Çünkü Lord Curzon Türklerle çatistigi hemen her konuda Amerikalilari isin içine sokmaya çalismis ve Ismet Pasa’yi yalniz birakmak için yogun bir çaba sarf etmistir (Armaoglu 2000: 287). Ermeni sorununda da Amerikalilarin Ingilizlerle birlikte hareket ettiklerini söylemek mümkündür. Amerikali temsilci Child’in azinliklarla ilgili olarak “Amerikalilar bu mesele ugrunda çok para sarfetmislerdir. Yalniz bir komite 75 milyon dolara harcadi” (Karacan 1943: 131) seklindeki sözleri Amerikalilarin Ermeni sorunu ve azinlik konulariyla ilgili görüslerini göstermesi açisindan önemlidir.

Ertesi gün, 13 Aralik 1922’de de azinliklarla ilgili oturumda Ismet Pasa tavizsiz tutumunu devam ettirmistir. Musevilerin Türk vatandaslik haklarindan yararlandiklarini örnek olarak gösteren Ismet Pasa, Türkiye’de kalmak isteyen Ermenilerin, Türklerle kardesçe yasayabileceklerini, ancak bir Ermeni yurdu için Türk topraklarinin parçalanamayacagini dile getirmistir. Ismet Pasa, dogu vilâyetlerinin ve Kilikya’nin Türkiye’den ayrilmasinin mümkün olamadigini, Türkiye’nin bagimsiz Ermeni Cumhuriyeti ile bir baris imzaladigini ve baska bir Ermenistan’in kurulmasinin akla getirilmemesi gerektigini bir kez daha hatirlatmistir (Bilsel 1933: 266).

Ismet Pasa-Lord Curzon söz düellosu seklinde geçen oturumda, Ismet Pasa’ya cevap verme isi yine Lord Curzon’a düsmüstür. Lord Curzon Ermenilerin Türk yönetiminden memnun olmadigini, Anadolu’da yasayan Ermeni sayisinin 3 milyondan 130 bine düstügünü, 60 bin Ermeninin Fransizlarla birlikte çekilerek yurtlarini terk ettiklerini iddia etmistir. Lord Curzon bu durumda Ermenilerin güvenli bir durumda bulunmadiklarini ve himayesiz birakilamayacagini ifade etmistir. Bir Ermeni yurdu kurulmasi teklifinin Ismet Pasa tarafindan Türkiye’nin parçalanmasina yol açacagi gerekçesiyle reddedilmesinin dogru olmadigini ve bunu dünyanin iyi gözle karsilamayacagini ileri süren Lord Curzon, konunun Milletler Cemiyetinin müdahalesiyle çözümlenmesi gerektigini savunmustur (Bilsel 1933: 277). Kendi ellerinin temiz oldugunu söyleyen Lord Curzon, Türkiye’nin Milletler Cemiyetine girmesi gerektigini ve cemiyetin azinliklarla ilgili kararlarini kabul etmesinin sart oldugunu ileri sürmüstür (Bilsel 1933: 277). Lord Curzon 13 Aralik oturumunda yapmis oldugu konusmaya su agir ifadelerle tamamlamistir: “Bu sabah çok ciddî bir dil kullandim. Çünkü Türkiye heyeti birçok meselelerde oldugu gibi bu iste de konferansin içinde bulundugu vaziyeti güç anliyor gibi görünüyor. Bu konferansin gayesi var. Müttefikler, bu gayeye götüren yol üzerindeki engelleri yikmaga çalisiyorlar. Türk heyeti, engelleri kurmaga çalisiyor. Bu sonuna kadar böyle devam edemez. Avrupa’nin yapacagi baska isler vardir. Azinliklar isi herhangi bir isten ziyade dünyanin gözünü çekiyor. Konferans hakkinda, bu meseleyi halledisine göre hüküm verilecektir. Türkler makûl olmayan bir tavir alir, bundan dolayi konferans kesilir ise, bütün dünyada Türk heyeti lehine söylenecek tek bir söz var mi? Bilmiyorum. Ankara’da belki, amma baska yerde asla bir mesnet bulamayacaktir” (Bilsel 1933: 277-278).

Lord Curzon’un bu sözleri, hâlâ karsilarinda ezik Osmanli diplomasinin temsilcilerinin yerine, yeni bir devletin temsilcilerinin ve yeni bir anlayisinin bulundugunun kabul edilmek istenmediginin tipik bir kanitidir. Ayni gün Amerikalilar da Ismet Pasa’yi ziyaret etmisler ve onlar da Ermeni yurdu isteklerini dile getirmislerdir. Bu istek de Ismet Pasa tarafindan kesin olarak reddedilmistir (Simsir 1990: 216).

Ismet Pasa, Lord Curzon’un bu tehdit kokan konusmasina ertesi gün, 14 Aralik 1922’de cevap verme geregini duymus ve öncelikle Lord Curzon’un kullandigi uslûbun kendisini üzdügünü ifade etmistir. Türkiye’deki Ermenilerin bütün kitaplarda 1.290.000 – 1.500.000 arasinda gösterildigini ve Kilikya’yi terk edenlerin, Ermeni komiteler tarafindan zorla çikarildiklarini aglayarak anlattiklarini dile getirmistir (Bilsel 1933: 279). Lord Curzon’un “Türkiye kadar büyük bir memlekette Ermenilere bir köse bulunamaz mi?” seklindeki sorusuna Ismet Pasa “Memleketleri Türkiye’den çok büyük devletler vardir, hem de bizden yeni ayrilan yerlerde çok genis yerler vardir. Türk kalan ülke, hiç parçalanma kabul etmez bir küldür. Sark vilâyetlerinde ve Kilikya’da Türk ahali yurtlarini ecnebî istilâsina karsi, hesapsiz fedakârliklarla müdafaa etmislerdir. Yerlerini hiç kimseye vermezler” seklindeki sözlerle cevaplandirmistir (Bilsel 1933: 279-280; Karacan 1943: 135-136).

Ismet Pasa, Lord Curzon’un kendi ellerinin temiz oldugu ve bu yüzden de Milletler Cemiyetinden korkularinin olmadigina dair sarf ettigi sözlere karsilik olarak, Türkiye’nin Milletler Cemiyetinden korkusunun olmadigini, asil olarak hiçbir memlekete saldirmayan ve tahrip etmeyen Türklerin ellerinin temiz oldugunu sert bir uslûpla dile getirmis ve Milletler Cemiyetine barisin imzalanmasindan sonra girilecegini ifade etmistir (Inönü 1987: 85; Bilsel 1933: 280). Ismet Pasa’nin siddetle karsi çikmasi ve kararli tutum karsisinda Lord Curzon yumusamis ve bunu diger devletlerin temsilcileri takip etmistir. Ismet Pasa’nin yapmis oldugu açiklamalardan tatmin olduklarini beyan eden Itilâf Devletleri temsilcileri konunun tali komisyona gönderilmesini kabul etmislerdir (Karacan 1943: 137).

Daha önce de deginildigi gibi, Ermenilerle ilgili olarak resmî oturumlarin disinda da yogun bir faaliyet söz konusuydu. Bunlardan biri Fransizlarin, Ismet Pasa’nin kaldigi otele Ermeni yurdu ile ilgili bir propaganda bildirisi asmalaridir. “Ermenistan Için Konferansa Çagri” basligini tasiyan bu bildiride Itilâf Devletlerinin Türk Ermenistan’ini (!) kurtarmak için savas ilân ettiklerini, 1.200.000 Ermeni’nin öldügünü, 600.000’den fazla Ermeni’nin göçmen olarak evsiz barksiz, daginik bir biçimde yasadigi öne sürülmekte ve vakit geçirilmeksizin bir Ermeni millî yurdu kurulmasi istenmekteydi (9).

Gayriresmî çabalarin bir baskasi ise Isviçreli bir profesöre aittir. Isviçreli profesörün baskanliginda Ismet Pasa’yi ziyaret eden heyet, sözü yine Ermeni konusuna getirmis ve Ismet Pasa’nin açiklamalarindan pek tatmin olmamistir. Profesörün “Ermeni yurdu istiyoruz. Ermenilere bir yer ayiracaksiniz, içeride ve disarida bulunan orada yerlesecekler, böylece memleketiniz içinde bir Ermeni yurdu husule gelecek” seklindeki konusmasi karsisinda Ismet Pasa, bu kez sertlesmis ve “Haksiz bir sey istiyorsunuz. Sizin istediginiz Türkiye’nin insanlari arasinda ahengin kurulmasi degil, bunun bozulmasidir. Zihniyetiniz vatandaslar arasinda ahenk olmamasini isteyen bir istikamettedir. Fena yoldasiniz. Muvaffak olamazsiniz. Bana memleketin bölünmesini teklif ediyorsunuz. Biz memleketimizi parçalanmaktan kurtarmak için bütün Cihan Harbi boyunca ugrastiktan sonra, dört sene daha ugrasmisizdir. Sizin cemiyetinizin yapacagi mücadele, bizim yendigimiz devletler ve güçlükler yaninda çok ehemmiyetsiz kalir. Çok az gelirsiniz.” diyerek Isviçreli profesörü kovmustur (Inönü 1987: 82).

Bu arada “Ermeni yurdu” sorununun tali komisyonda ele alinmasi yoluna gidilmistir. 23 Aralik 1922’de tali komisyonda gündeme gelen Ermeni yurduyla ilgili olarak Ermenilerin konusturulmasi istegine Türk temsilci Dr. Riza Nur siddetle karsi çikmis ve Türk heyetinin buna hazir olmadigini bildirmistir. Riza Nur, Müttefiklerin Ermenileri dinleyebilecegini, ancak bunun konferans zabitlarinda yer alamayacagini söyleyerek oturumu terk etmistir (Bilsel 1933: 287).

Noradunkyan Hadisyan, Pasaliyan ve Aharonyan Efendilerinden olusan Ermeni heyeti, Türk tarafinin bulunmadigi tali komisyonda 26 Aralikta söz alabilmistir. Ermenilerin yurt isteklerini bir kez dile getirdikleri bu konusmalarda, Ermeni yurdunda asker toplamanin serbest olmasi ve Patrikhanenin bagimsiz kalmasi yönünde yeni görüsler de ortaya koymuslardir (Uras 1976: 731-737).

Bu arada Ingiliz basininda Ermeni sorunu dâhil, hemen hiçbir konuda ilerleme kaydedilmemesi, Türklerin asiri sekilde kibirli, fanatik ve hatta küstahligi ile Sovyet tahriklerine baglanmistir. Ayrica Batili devletlerle anlasmaya yanasmayan II. Mahmut dönemindeki Navarin Baskini hatirlatilarak, örtülü bir tehdit gündeme getirilmistir. Tehdit ve bir anlamda hakaret dolu yazi, su ilginç cümleyle sona ermistir: “Bu günkü kosullar, 1827 yiliyla ayni degildir, fakat o yilda verilen ders bugün Ankara, Istanbul ve Lozan’da da dikkate alinmalidir” (The Times: 28. December 1922).

Tali komisyonun 30 Aralik 1922 tarihli toplantisinda Amerikali temsilci, Fransiz temsilci Montagna ve Ingiliz temsilci Rumbold yapmis olduklari konusmalarda Ermeni yurdu isteklerini bir kez daha tekrarlamislarsa da, Türk tarafini yumusatamamislardir (Meray 1969: 242). Tali komisyon Ermeni sorunuyla ilgili olan azinliklar son toplantisini 6 ocak 1923 tarihinde yapmistir. Fransiz temsilci Montagna ve Ingiliz temsilci Sir Horace Rumbold’un Ermeni yurdu kurulmasi yönündeki isteklerini tekrar ettikleri konusmalar sonrasinda söz alan Dr. Riza Nur “Itilâf Devletleri Ermenileri kendilerine siyasî âlet yapmislar, atese saldirmislardir. Kendi devletleri aleyhine isyan ettirmislerdir. Bunun neticesi onlarin te’dibi olmustur. Tedip ile sari hastalik, açlik ve hicret ile kirilmislardir. Bunun bütün mes’uliyeti bize degil, Itilâf Devletlerine aittir. Ermenilere mükâfat lazimsa siz verin!.. El mali ile dost kazanilmaz. Ermeniler mazlum imis, onlara yurt, istiklâl verilmeliymis. Biz bunlara kaniiz. Ancak dünyada mazlum millet bir tane degildir. Misir hürriyeti için birkaç defadir ve daha dün kan içinde çalkalandi. Hindistan, Tunus, Cezayir, Fas hürriyetini, yurdunu istiyor. Hatta Irlandalilar yurtlari, istiklâlleri için kaç asirdir, ne kadar kan döktüler? Siz bunlara istiklâllerini, yurtlarini verin, biz de derhâl verelim” seklindeki konusmasi sonrasinda oturumu terk etmistir (Nur 1968: 1063).

Riza Nur’un bu tavri Ingiltere’de “Türklerin huysuzluk gösterisi” olarak degerlendirilmistir. Sir Horace Rumbold’un, Türkiye’nin nüfusu içinde çok az bir çogunluga sahip azinlik toplumuna (Ermeniler) çok az bir arazinin yurt olarak birakilmasinin zor olmayacagi ve bunun içinde Ermenilere Kilikya’da deniz ile Firat arasinda 200.000 – 300.000 kisiyi barindirabilecek bir arazinin verilmesini önermesi son derece masum bir istek olarak ele alinmistir. Dr. Riza Nur’un bu istekleri protesto ederek oturumu terk etmesi ise, bir huysuzluk ve nezaketsizlik olarak degerlendirilmistir (The Times: 8 January 1923. a).

Türk temsilcilerin zaman zaman diplomatik kurallari da hiçe sayarak “Ermeni yurdu” konusunda göstermis olduklari kararlilik, Batililar tarafindan genelde bir inatçilik ve kendilerine hakaret olarak görülmüs, hatta bu nedenle Italyan ve Fransiz temsilcilerin Türklere karsi kesin bir cephe olusturduklari yorumlari yapilmistir (The Times: 8. January 1923. b).

Fransiz ve Italyanlarin Türklere karsi olusturmus olduklari cephe de Türk heyetinin görüsünü degistirmemistir. Özellikle Ingilizlerin Bogazlar konusunda, kendi lehlerinde ilerlemeler görmelerinin de etkisiyle, Türk tarafinin kesin tavri karsisinda Batili devletlerin temsilcileri de, zaten kendileri için hayatî bir önem tasimayan Ermeni Sorununda yumusamislar ve israrlarindan vazgeçmislerdir. Bu konuda Ismet Pasa’nin konustugu bir Ingiliz yetkilinin “Ismet Pasa! Senelerce çok seyler söyledik, çok seyler vaat ettik. Bütün dünyada çok taahhüt altina girdik. Simdi bunlara son verirken, bu kadar merasim yapilmasini neden yadirgiyorsun?” (Inönü 1987: 85) seklindeki sözleri Batililarin Ermeni sorununa bakislarini ve bu sorunu ne kadar gündemde tutabileceklerini göstermesi açisindan önemlidir.

Ermeni Sorunu tali komisyonda son olarak 9 Ocak 1923’te hazirlanan bir raporla gündeme getirilmistir. Bu raporda Itilâf Devletleri iki önemli taviz verdikleri görülmüstür. Buna göre Batililar, Gayrimüslimlerin korunmasiyla ilgili isteklerinden vazgeçmisler ve Milletler Cemiyetinin Istanbul’da temsil edilmesi fikrini terk etmislerdir. Yine Türk tarafinin genis kapsamli bir genel af ilânini ve azinliklari askerlik görevinden muaf tutmayi reddetmesine de itiraz edilmemistir (Sonyel 1986: 317). Tali komisyonun raporunun Ismet Pasa ve Lord Curzon tarafindan kabul edilmesinden sonra Lozan’da Ermeni konusu bir daha resmî görüsmelerde gündeme gelmemis ve dogal olarak da antlasmaya bu konuyla ilgili herhangi bir hüküm girmemistir (Gürün 1983: 304).

Ermeni konusundaki uzlasma konferansin tikanmasini önleyememistir. Musul Sorunu, kapitülasyonlar, borçlar, savas tamirati bedeli ve Karaagaç gibi sorunlarin çözümlenmemesi sonucu konferans 4 Subat 1923’te kesintiye ugramistir.

Diplomatik çabalar sonucunda 23 Nisan 1923’te baslayan ikinci dönem görüsmelerine, Ingiltere’nin -Bogazlar ve Musul Sorunlarinda istediklerini almis olmanin rahatligiyla- eskisi kadar önem vermemesi Türk tarafini rahatlatmistir. Ingiltere’nin zorluk çikarmadigi bir konferansin Türkiye için daha kolay geçecegi bir gerçektir.

Ikinci dönem görüsmelerinde Ermeni sorunu resmî ya da gayriresmî yollardan hemen hemen hiç gündeme gelmemistir. Bu Batili devletlerin Ermeni sorunu yüzünden konferansin kesilmesini göze alamadiklarini göstermesi açisindan önemlidir. Bir baska deyisli Batililar yillardir savunduklari ve gündemde tuttuklari bir konu için ilk dönem görüsmelerinde son bir merasim düzenlemisler ve konuyu simdilik kendi çikarlari açisindan kapatmislardir.

Bununla birlikte, Lozan Konferansinin ikinci döneminde taraflar arasindaki çekismelerden baska, Sovyet temsilcisi Vorovski’nin öldürülmesi ve Ismet Pasa ile ilgili suikast söylentileri konusulmustur. Birinci dönem görüsmelerinden hayal kirikligi ile ayrilan Ermeniler, faaliyetlerini daha önce de oldugu gibi bir kez daha yasal yollarin disina çikararak, Ismet Pasa ve diger Türk temsilcilere suikast çabalarina yönelmislerdir.

Ermenilerle ilgili suikast söylentileri, Sovyet Vorovski’nin Lozan’da öldürülmesinden sonra daha ciddiye alinmaya baslanmistir. Bu konuda Heyet-i Vekili Reisi Rauf Bey Ankara’dan çektigi telgrafla Ismet Pasa’yi uyarmistir. Rauf Bey 14 Mayis 1923 tarihli telgrafinda Tasnak ve Hinçak üyesi olan iki Ermeni grubunun Lozan’a geçtiklerini bildirmis ve dikkatli olunmasini tavsiye etmistir (Simsir 1994: 307). Rauf Bey ayni yöndeki bir baska telgrafi Paris temsilciligine de çekmistir. Bu telgraflarda Çerkes Ethem’in de Lozan’a geçtiginin bildirilmis olmasi oldukça ilginçtir (Simsir 1994: 309).

Konuyla ilgili olarak Türkiye’deki gazetelerde de haberler çikmis ve uyarici yazilar yayinlanmistir (Kutay 1956: 44-52). Türk basininin yani sira dünyadaki diger basin-yayin kuruluslarinda da benzer haberlerin alinmasi üzerine Isviçreli yetkililer Ismet Pasa ve Türk heyetiyle ilgili koruma tedbirlerini artirmislardir (Kutay 1956: 52-53). Daha önceki yillarda Talat Pasa’nin Berlin’de, Cemal Pasa’nin da Tiflis’te Ermeniler tarafindan öldürülmüs olmasi ve Sovyet temsilci Vorovski’nin bir rejim muhalifi tarafindan öldürülmesi suikast iddialarina ciddiyet kazandirmistir.

Bu arada Isviçreli yetkililerin Ismet Pasa’ya tahsis edilen otomobildeki Türk bayraginin indirilmesi yönündeki teklif, Ismet Pasa tarafindan hemen reddedilmistir (Karacan 1943: 316). Alinan tedbirler sonucu ikinci bir Vorovski olayi yasanmamis ve Ermeni komitacilar ortalikta görünmemislerdir.

Lozan Baris Konferansinda diger konularda da uzlasma saglanmasiyla birlikte antlasma 24 Temmuz 1923’te imzalanmistir. Antlasma metninde Ermenilerle dogrudan ilgili herhangi bir hükme yer verilmemistir. Türkiye’de yasayan veya yasamak isteyen Ermenilerin durumuna genel bir ifadeyle uyruklukla ilgili bölümde deginilmistir. Lozan Antlasmasinin Türkiye’nin disinda kalan ve ülkeye dönmek isteyen Ermenileri de ilgilendiren 31. maddesi su sekildedir: “18 yasini geçmis olup da 30. Madde hükümleri (10) uyarinca Türk uyruklugunu yitiren ve kendiliginden yeni bir uyrukluk kazanan kisiler, isbu antlasmanin yürürlüge konuldugu günden baslayarak, iki yillik süre içinde Türk uyruklugunu seçmek hakkina sahip olacaklardir” (Soysal 1983: 94-95).

Antlasmanin dolayli da olsa Ermenileri ilgilendiren 32. maddesi ise aynen söyledir: “Isbu antlasma geregince Türkiye’den ayrilan topraklarda yerlesmis ve bu topraklardaki halkin çogunlugundan soy bakimindan ayri olan 18 yasini geçmis kisiler, bu antlasmanin yürürlüge konulmasi gününden baslayarak iki yillik süre içinde, halkin çogunlugu kendi soyundan olan devletlerden birinin uyruklugunu, o devletin izni kosuluyla seçebileceklerdir” (Soysal 1983: 94).

Antlasmada azinliklarla ilgili hükümler de Türkiye’deki Ermenileri ilgilendirmektedir. Bunlardan biri 39. Maddedir. Buna göre Müslüman olmayanlar Müslüman olanlarla özdes, medenî ve siyasal haklardan yararlanabileceklerdi. Yine Türkiye’nin tüm halki, din ayirt edilmeksizin, yasa önünde esit olacakti (Soysal 1983: 95).

Lozan Konferansi sirasindaki görüsmelerden ve daha sonra imzalanan antlasmada yer alan hükümlerden de anlasildigi gibi, Türkiye açisindan Ermeni Sorunu gerek ulusal plânda, gerekse uluslar arasi alanda kapanmistir.

Sonuç

20 Kasim 1922 – 24 Temmuz 1923 tarihleri arasinda iki dönemde cereyan eden Lozan Konferansi, yüzyillardir devam eden bazi sorunlari çözüme kavustururken, günümüze degin devam eden bazi sorunlara da kaynaklik teskil etmistir. Bazi sorunlar ise çözümlenmis olmakla ya da çözümlendigi sanilmakla birlikte, sonraki dönemlerde yeniden güncellesmis ve nitelik degistirerek uluslar arasi diplomaside yerini almistir. Ermeni sorunu da Lozan’da çözümlenen ya da çözümlendigi varsayilan sorunlardan biridir.

Ermeni sorunu agirlikli olarak Lozan Konferansinin birinci döneminde gündeme gelmis ve sert tartismalara neden olmustur. Sorun konferans boyunca üç farkli boyutta ele alinmistir. Öncelikle Türkiye’deki Ermenilerle Ermenistan’daki Türklerin mübadelesi ele alinmistir. Anadolu’daki Rumlar gibi Ermenilerin de mübadele kapsamina alinmasi durumunda yeniden göçmen sorunu yasanabilecegini düsünen Ismet Pasa, bu konuda TBMM Hükûmetini razi etmis ve mübadele fazla tartismaya yol açmadan gündemden kalkmistir. Ermenilerle gündeme getirilen iki konu soykirim iddialaridir. Batili devletlerin temsilcileri bu konuda Türk tarafini köseye sikistirarak, diger konularda taviz koparmak istemislerse de, Türk Heyeti belgelere dayanarak iddialari reddetmis ve Batililarin elindeki rakamlarin gerçek disi oldugunu ileri sürmüstür. Üçüncü ve belki de en agirlik olarak gündeme getirilen konu ise, Anadolu’da Ermenilere bir yurt verilmesidir. Misak-i Millî konusunda kararlilik, bu istegin de gerçeklesme imkânini ortadan kaldirmistir.

Tüm bu konular, konferans boyunca farkli mekânlarda ve degisik taraflarca gündeme getirilmistir. Türk Heyeti, Ermeni sorunuyla ilgili olarak bir yandan Itilâf Devletlerinin temsilcileriyle resmî oturumlarda mücadele ederken, resmî oturumlar disinda da Ermeniler, Amerikalilar ve hatta Isviçrelilerle karsi karsiya kalmistir.

Görüsmeler esnasinda, mübadele konusunda yukarida da bahsedildigi gibi hemen ilk günlerde bir uzlasma saglanirken, soykirim iddialari ve Ermeni yurdu konularinda ciddî gerginlikler ortaya çikmistir. Itilâf Devletlerinin temsilcileri resmî ve gayriresmî yollardan soykirim ve yurt konularindaki israrlarini sürdürmüslerdir.

Taraflar arasindaki degisik yaklasimlar dogal olarak farkli rakamlarin, degisik tarihsel yaklasimlar da farkli beklentilerin dogmasina yol açmistir. Batili devletlerin temsilcilerine göre soykirim (!) esnasinda 1.500.000 civarinda Ermeni öldürülmüstü ve bu ancak oldukça genis olan Anadolu’da Ermenilere bir yurt verilmesiyle telâfi edilebilirdi. Türk tarafi ise sevk ve iskân kanununun uygulanmasi sirasinda ve daha önceki yillarda 300.000 civarinda Ermeninin öldügünü, herhangi bir sistemli soykirim uygulanmadigini ve dogal olarak da Anadolu’nun hiçbir yerinde çogunlugu olusturmamis olan Ermenilere yurt verilemeyecegini dile getirmistir.

Ermeni konusundaki farkli bakis açisi, aslinda konferansin tümüne de yansiyan bir durumdur. Batili devletlerin kendilerini galip kabul ederek Mondros ve Sevr’e göre düzenleme yapmak istemelerine karsin, Türk tarafi tam ziddi bir anlayisla Misak-i Millî ve Mudanya’ya göre bir barisin imzalanmasi için çaba sarf etmekteydi. Lozan’dan günümüze yansiyan belki de en ilginç nokta, 1923’ler ile 2000’ler arasinda taraflarin yaklasimlari, tezleri ve iddialarinda ciddî benzerliklerin bulunmasidir. Batili devletler 1923 yilinda, Lozan’da Ermenilerle ilgili olarak Türkleri sikistirmak için ne yapmislar ve söylemislerse, bugün de ayni iddialarda bulunmaktadirlar. Buna karsilik Batililarin iddialarina Türklerin verdikleri cevaplarda da dün ile bugün arasinda ciddî benzerlikler vardir. Ismet Pasa ve Dr. Riza Nur’un Lozan’da öne sürdükleri görüslerle günümüzde zaman zaman gündeme gelen Ermeni soykirimi iddialarina verilen cevaplar hemen hemen aynidir. Bu bir anlamda Batililarin hâlâ Sevr’e, Türklerin ise Misak-i Millî’ye dayandiklarini kanitlamaktadir. Bütün bunlardan hareketle, Ermeni sorununun tarihsel ve akademik bir sorun olmaktan çok, siyasal ve ekonomik çikarlar açidan ele alinana bir sorun oldugu söylenebilir.

Aslinda Lozan Konferansi görüsülen tüm konular ve gündeme gelen sorunlar açisindan bir bütündür. Batili devletler bu bütün içinde yer alan kendileri için hayatî önem tasiyan konularda basari saglayabilmek ve Türk tarafini tavize zorlamak için Ermeni sorunu gibi kendileri için tali önem tasiyan bir konuyu zaman zaman gündeme getirmislerdir. Ermeni sorununda yumusamalari da bu çerçevede ele alinabilir. Bu yumusamaya, Türklerden karsi bir iyi tavir beklentisi içine girdikleri bir gerçektir. Böylesi bir politikada Ingiltere’nin basarili oldugunu söylemek mümkündür. Çünkü Ermeni yurdu konusu konferansin gündeminden kalkmis, ancak Bogazlar ve Musul konulari Ingiltere’nin istedigi biçimde sonuçlanmistir. Bu bir tesadüf olmasa gerek.

Lozan’daki Ermeni sorunu, Batili devletlerin yeni Türk devleti üzerinde uluslar arasi bir baski olusturmalari yolunda bir baslangiç teskil ederken, Türk devleti için de Misak-i Millî konusunda tavizsizlik ve kararlilik geleneginin dogmasina yol açmistir. Ermeni yurdu isteklerine karsi Türk tarafinin gelistirdigi tutum, Misak-i Millî’nin uluslar arasi bir konferansta sinanmasina ve uygulanabilirliginin ölçülmesine olanak saglamistir.

Savastan yeni çikmis ve yorgun bir ulusun temsilcilerinin toprak bütünlügü konusunda Lozan’da göstermis oldugu direnis, antlasma metnine de yansimis ve Ermenilerle ilgili hiçbir hükme yer verilmemistir. Böylece Ermeni sorununun sona ermis oldugu Batili devletlere de teyit ettirilmistir.