Abdulhamit
Abdulhamit
Abdulhamit
NAİME SULTAN

1912 senesinde İstanbul’a gelen İngiliz kadın yazarlardan Grace Elliot, bir prenses ile görüşmek için temaslara başladı. Fatma Hanım isimli bir kadınla tanışmıştı. Onun vasıtasıyla, 3 sene önce tahttan indirilmiş olan Sultan II. Abdülhamid Han’ın ikinci kızı, 36 yaşındaki Naime Sultan’dan randevu alabildi. Birlikte, onun Ortaköy’deki Sahil sarayına gittiler. Grace Elliot, Naime Sultan tarafından kabulünü şöyle anlatır:“Bahçe kapısında 5 ağa tarafından karşılandık. Sarayın cephe kapısına kadar bizi getirdi ler. Burada başka beş ağa bizi selamlayıp içeri soktu. Harem kısmına geçtik. Divanhane denilen büyük kabul salonunda Sultan’ın cariyeleri, altışarlı gruplar halinde dimdik duruyorlar dı. Her grubun başında yaşlı bir cariye vardı. Görevleri ayrıydı. Hepsi 24 cariye idi ve mücev herler içindeydiler. Sonradan bu mücevherlerin kendi malları olduğunu ve hizmetlerine karşılık kazandıklarını öğrendim.

Altı cariye yaşmaklarımızı aldı. Diğer altısı kahve getirdi. Kahve ve diğer ikramlar, som altın 5 tepsi içinde getirildi. Cariyelere yakından baktım, hepsi de güzel kızlardı. Sırma ile işlenmiş kaftanları birer sanat eseriydi. Bir cariye büyük bir altın kâse içinde menekşe reçeli getirdi. Birçok altın kaşık vardı ve bir kaşık ancak bir defa ağıza götürülüp bırakılıyordu. Reçelden sonra su içtik. Billur bardaklar, inci, yakut ve zümrütler kakılmış altın mahfaza lar içindeydi. Kahve fincanları da aynı şekilde mücevherli kılıflar içindeydi. Kahve, büyük bir altın cezveden gözümüzün önünde fincanlara konuyordu. Bu ikramlardan sonra yan bir salona davet edildik. Kapısında Sultan Hanımefendi Hazret leri bizi ayakta karşıladı. Fatma hanım Sultanı etekledi. Protokolün bööyle olduğunu zannedip ben de aynı şeyi yapmaya kalkınca, Sultan tebessüm ederek beni engelledi, elimi tutup iki yanağımı öptü. Salonda bir taht vardı, oraya oturdu. Bize de iki koltuk gösterdi. Ancak Fatma hanım koltuğa oturmayıp tahtın önündeki mükellef halıya bağdaş kurdu. Sultanın ricasıyla koltuğa oturdu.Sultanın benden hoşandığını hemen anladım. Zira gittikçe tebessümü fazlalaştı. Tahtının sağındaki koltuğu gösterip oraya gelmemi rica etti. Çok güzeldi. Fevkalade zarif giyinmişti. Mânâ dolu gözleri simsiyahtı. Yüzünün hatları işlenmiş bir minyatür gibiydi. Uzun saçları, ince örgüler halinde uzanıyordu. Pembe atlastan elbisesinin etekleri yerleri süpürüyordu. Oturur ken ayakarını gördüm, çocuk ayağı gibi küçüktü. Elleri kadar güzel el görmediğimi itiraf ederim. İnci küpeleri ve inci kolyesi vardı. Biraz sonra çaylarımızı içip yemek salonuna geçtik. Masa, 20 kişinin yemek yiyeceği şekilde düzenlenmişti. İki taraf limon çiçekleriyle bezenmişti. Masanın üzeri bol ve değerli yemeklerle donatılmıştı. Hepsi de Osmanlı mutfağındandı. Yemekten sonra başka bir salona geçtik. Burada kahvelerimizi içtikten sonra çeşitli meyvalar dolu tabaklar geldi. Naciye Sultanın 40 cariyesi, birkaç harem ağası ve hayli uşağı vardı. Hepsi de sultanları na hayran ve ona severek hizmet ediyorlardı. Bu hizmeti şeref kabul ettiklerini anladım. Osmanlı devletinin bizce çöküş kabul ettiğimiz bir devrinde, bir hanedan mensubu hanımefendinin yaşantısı beni çok etkilemiş ve Osmanlının ne muhteşem bir medeniyete sahip olduğunu isbat etmişti.