egitim
Tevhid-i Tedrisat’tan 4+4+4’e Kadar Türkiye’deki Eğitim Reformları

Tevhid-i Tedrisat

Osmanlı Devletinde 1776’lardan itibaren Batı örneğine göre askeri okullar ve Tanzimat yıllarından itibaren de yine Batılı sivil öğretimden ilham alınarak Rüştiye, İdadi, Sultani gibi ortaöğretim ve İptidai gibi ilköğretim kurumları açılmaya başlanmış, Darülfünun kurulmuştur. Maarif nezaretine bağlı bu mekteplerin yanında Meşihata, Seriye ve Evkaf Nezaretine bağlı medreseler ve sıbyan mektepleri de varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yeni açılan mektepleri, medrese ve sıbyan mekteplerinden ayırmak için bazen Tanzimat Mektepleri, Maarif Mektepleri de denirdi. (Akyüz,2015)

Toplum içinde farklı eğitim veren kurumların olması insanlar arasında kültürel ikiliğe neden oluyordu. Medrese zihniyetli olan kişiler batı zihniyetli olanlara karşı çıkıyordu. Aslında 1839’da başlayan Tanzimat döneminden itibaren bu meselenin sakıncaları fark edilmiştir. Osmanlı Devletinin son yıllarında Tevhid-i Tedrisata olan ihtiyacı çok şiddetli hissedilmiş ve bu yolda çalışmalar yapılmıştır. Ancak bu meselenin çözümü bulunamamış. Cumhuriyet kurulunca, milli devlet olan Türkiye’nin bu sorunu kesin olarak çözmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu amaçla 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılmıştır. Öğretimin birleştirilmesi anlamına gelen bu kanunla şu düzenlemeler getirilmiştir.

Md.1. Ülkedeki tüm bilim ve öğretim kurumları Maarif Vekâletine bağlanmıştır.

Md.2.  Şeriye ve Evkaf Vekâleti ya da özel vakıflarınca idare edilen tüm medrese ve mektepler Maarif  Vekâletine bağlanmıştır.

Md.3. Maarif Vekâleti yüksek din uzmanları yetiştirmek için Darülfünun’da İlahiyat Fakültesi, imam ve hatip yetiştirmek için de ayrı mektepler açılacaktır.(Akyüz,2002)

Yeni Türk Alfabesi

Tanzimat döneminde yazının ıslahı hatta Latin harflerinin alınması ve dilde sadeleşme meseleleri ilk kez tartışılmaya başlanmıştı. Cumhuriyetin ilk yıllarında yazının ıslahı ya da değiştirilmesi meselesi yeniden gündeme gelmiştir.

Atatürk’e göre Arap harfleri şu nedenlerle bırakılmalıydı:

-Türkçeye uygun değildir.

-Öğrenilmesi zordur ve toplumda eğitim düzeyinin düşüklüğünün temel sebebidir.

-Çağdaş uygarlığa girmenin en önemli araçlarından biri Latin harfleridir. (Akyüz,2015)

Türk alfabesi, Latin harfleri temel alınarak, 1 Kasım 1928 gün ve 1353 sayılı yasayla tespit ve kabul edildi. Bu kanuna göre, Türk alfabesinde 29 harf bulunur.(Altun,2004)

Millet Mektepleri

Millet Mektepleri Yeni Türk Alfabesini halka öğretmek amacıyla açılan kurumlarıdır. Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey’in hazırladığı “Millet Mektepleri Talimatnamesi”11 Kasım 1928’de Bakanlar Kurulu’nda onaylandı ve 7284 sayılı Bakanlar Kurulu kararının 24 Kasım 1928’de Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla yürürlüğe girdi. Yönetmeliğe göre daha önce okuma yazma bilsin bilmesin 16-30 yaş arası her Türk vatandaşının kurulacak Millet Mektepleri’nde kurs görmesi zorunlu idi. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, bu okulların Genel Başkanlığını ve “Başöğretmenliği”ni üstlendi (Bu nedenle 1981’de 24 Kasım günü “Öğretmenler Günü” olarak ilan edilmiştir) . Kadın erkek her Türk vatandaşı da bu kurumun üyesi ve yardımcı organı kabul edildi(Albayrak,1994)Ülkede, Sabit, Seyyar, Özel olmak üzere üç tür Millet Mektebi hizmet vermiştir. Bunlara daha sonra Köy Yatı Mektepleri ile Halk Okuma Odaları eklenmiştir. Sabit Millet Mektepleri; eğitimin okul, kahvehane, cami, köy odası gibi mekânlardagerçekleştiği mekteplerdi. Gündüz çocuklar, akşam yetişkinler ders görürdü. Nüfusu yoğun yerleşim yerlerinde sabit millet mektepleri açılırdı. Gezici Millet Mektepleri ise okulu olmayan köylerde yalnızca bir dönem için açılırdı. Kış heyeti Kasım ayından Şubat sonuna kadar çalışmalarını sürdürürdü. Kış heyeti gönderilemeyen bölgelere yaz dershaneleri açılmıştır. Eğitim seferberliğinin başladığı ilk yılda 20487 derslik açıldı; 1075500 kişi bu okullara devam etti ve 597010 kişi okuma yazma öğrenerek belge aldı. (Bozkurt,2009)

Türk Tarih Kurumu

Atatürk, Osmanlı tarih anlayışına karşı çıkarak, Türklerin binlerce yıllık bir tarihi ve uygarlığı bulunduğunu savunmuştur.(Akyüz,2015)Türk Tarih Kurumu,ülkemizde bizzat Atatürk’ün direktifleriyle kurulan kurumların başında gelmektedir. Atatürk, özellikle Avrupa devletlerinin  ders kitaplarında yer alan Türklerin ikinci sınıf bir millet oldukları iddialarına ve “barbar” deyimi kullanılarak bir istilacı kavim şeklinde gösterilmelerine karşılık, bunun böyle olmadığını ve cihan tarihinde en eski çağlardan beri hakiki yerinin ne olduğunun ve medeniyete ne gibi hizmetlerinin bulunduğunun araştırılması gerektiğine inanmaktaydı. İşte bu sebeple, 28 Nisan 1930 tarihinde, Atatürk’ün de bizzat katıldığı  Türk Ocakları’nın VI. Kurultayı’nın son oturumunda, O’nun direktifleriyle, Âfet İnan tarafından 40 imzalı bir önerge sunulmuş ve “Türk tarih ve medeniyetini ilmî surette tedkik etmek için hususi ve daimî bir heyetin teşkiline karar verilmesini ve bu heyetin azasını seçmek salahiyetinin Merkez heyetine bırakılmasını teklif ederiz”denilmiştir. Aynı gün Kurultay’da yapılan görüşme sonucunda Türk Ocakları Kanunu’na, 84. madde olarak “Merkez Heyeti, Türk tarih ve medeniyetini ilmî surette tedkik ve tetebbu eylemek vazifesiyle mükellef olmak üzere bir Türk Tarih heyeti teşkil eder” şeklinde bir madde eklenmiştir.  Bu karar çerçevesinde 16 üyeden oluşan bir “Türk Tarihi Tedkik Heyeti” teşkil edilmiş, heyet ilk toplantısını 4 Haziran 1930 tarihinde yapmış, Yönetim Kurulu ve diğer üyeleri seçmiştir. Yönetim Kurulu: Başkan Tevfik Bıyıklıoğlu, Başkanvekilleri Yusuf Akçura ve Samih Rıfat, Genel Sekreter Dr. Reşit Galip, Üyeler: Âfet İnan, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Hâmid Zübeyir Koşay, Halil Edhem, Ragıb Hulûsi, Reşid Safvet Atabinen, Zâkir Kadîrî, Sadri Maksudi Arsal, Mesaroş (Ankara Etnografya Müzesi uzmanı), Mükrimin Halil Yinanç, Vâsıf Çınar ve Yusuf Ziya Özer’den teşekkül etmiştir. Bu heyet, “Türk Tarihinin Ana Hatları” adıyla yaptığı ilk çalışmayı yayımlamıştır. Böylece temeli atılan Türk Tarih Kurumu, 29 Mart 1931 tarihinde Türk Ocakları’nın VII. Kurultayı’nda kapatılma kararı alınınca, bu defa 12 Nisan 1931’de “Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti” adı ile yeniden teşkilatlanmış ve 1930’daki ilkeler temel alınarak faaliyetlerine devam etmiştir. Kurumun adı 1935 yılında “Türk Tarihi Araştırma Kurumu” olarak değiştirilmiş, daha sonra ise “Türk Tarih Kurumu”na çevrilmiştir.(www.ttk.gov.tr)

Türk Dil Kurumu

Türk Dil Kurumu, Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün talimatıyla kurulmuştur. Cemiyetin kurucuları, hepsi de milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçıları olan Sâmih Rıfat, Ruşen Eşref, Celâl Sahir ve Yakup Kadri’dir. Kurumun ilk başkanı Sâmih Rıfat’tır. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin amacı, “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak tespit edilmiştir. Atatürk’ün sağlığında, 1932, 1934 ve 1936 yıllarında yapılan üç kurultayda hem Kurumun yönetim organları seçilmiş, hem dil politikası belirlenmiş, hem de bilimsel bildiriler sunulup tartışılmıştır. 26 Eylül-5 Ekim 1932 tarihleri arasında Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan Birinci Türk Dili Kurultayı sonunda Kurumun “Lügat-Istılah, Gramer-Sentaks, Derleme, Lengüistik-Filoloji, Etimoloji, Yayın” adları ile altı kol hâlinde çalışmalarını sürdürmesi kabul edilmiştir. Sonraki kurultaylarda bu kollardan bazıları ayrılmış, bazıları tekrar birleştirilmiş; fakat ana çatı değiştirilmemiştir. 1934’te yapılan kurultayda Cemiyetin adı, Türk Dili Araştırma Kurumu; 1936’daki kurultayda ise Türk Dil Kurumu olmuştur( www.tdk.gov.tr )

Türk Dil Kurumu başlangıçtan beri çalışmalarını iki ana eksen üzerinde yürütmüştür:

  1. Türk dili üzerinde araştırmalar yapmak, yaptırmak;
  2.  Türk dilinin güncel sorunlarıyla ilgilenerek çözüm yolları bulmak.

Üniversiteler Reformu

Cumhuriyetin ilanından sonra eğitim alanında önemli gelişmeler kaydedilmişti. 1924 yılında kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile öğretim birliği sağlanmış, medreselerin kapatılması ile de eğitimdeki ikilik sonra erdirilmişti. Eğitimdeki yenileşme çabaları çerçevesinde Darülfünun-u Osmanî adlı yüksek öğretim kurumu İstanbul Darülfünunu adı altında yeniden yapılandırılmıştı. Ancak cumhuriyetin ilk yıllarında kendisinden çok şey beklenen İstanbul Darülfünunu, istenilen sonucu verememişti. Darülfünun çeşitli konularda eleştiriye uğramaya başlamıştı. Sonuçta İstanbul Darülfünununun kapatılarak yerine çağdaş yeni bir üniversite kurulmasına karar verilmiştir. Atatürk’ün direktifleri ile İstanbul Darülfünunu kapatılarak yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. 1933 yılında yapılan üniversite reformu ile üniversite hem yapı hem de çalışma şekli bakımından köklü bir yenileşme amaçlanmıştır. Hazırlanan yönetmelik ile tıp, hukuk, edebiyat ve fen fakültelerinden oluşan üniversite, araştırma yapmak, millî kültür ve yüksek bilgiyi genişletmek, yaymaya çalışmak, devlet ve ülke hizmeti ve işleri için uzman elemanlar yetişmesine yardımcı olmak görevi ile yükümlü kılınmıştır. Atatürk, İstanbul Üniversitesinin açılışı dolayısıyla kendisine çekilen telgrafa şu karşılığı vermiştir: “İstanbul Üniversitesinin açılmasından çok sevinç duydum. Bu yüksek bilim ocağında, kıymetli profesörlerin elinde Türk çocuğunun eşsiz zekâ ve eşsiz yeteneğinin çok büyük gelişmelere erişeceğine inanıyorum.” İstanbul Üniversitesi dört fakülte ile kurulmuş, İlahiyat Fakültesi kaldırılmış, onun yerine Edebiyat Fakültesi içinde bir “İslam Tetkikleri Enstitüsü” kurulmuştur. Yeni üniversitenin kurulması ile çağdaş bir yüksek öğretim amaçlanmıştır.

Bu amaçlar;
– Atatürk devrimlerini benimseyen yeni kuşaklar yetiştirmek ve çağdaş uygarlık düzeyine yükselmek için üst düzeyde insan gücü yetiştirmek
– Üniversiteyi  köhne  düşünce ve inançlardan ayırmak
– Darülfünuna göre daha etkin bir işleyiş ve bilimsel çalışma sağlamak, daha yeterli bir araştırma ve öğretim ortamı yaratmak, daha etkili bir denetleme getirmek olarak belirlenmiştir. (www.ataturkinkilaplari.com)

  1. Meşrutiyet Döneminde “köy için eğitim” konusunda ileri sürülen fikirler incelenmişti. Cumhuriyet döneminde de bu alanda çalışmalar yapıldı. Şubat 1923’te İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresinde köy eğitimi ile ilgili ilginç kararlar alındı.  Buradan birisi, köy ilkokullarının geniş bahçe, ahır ve kümeslerinin olması gerektiğidir. Bunlar öğretmenin denetiminde öğrenciler tarafından işletilmeli ve böylece çiftçilik çocuklara uygulamalı olarak öğretilmelidir. Yine orta ve yüksek okulları bitiren erkek ve kız öğrenciler ve medrese mezunları köylere giderek en az 1 yıl öğretmenlik yapmalıdır.(Ökçün,1971)

1933’te Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip çok sayıda köy için öğretmen yetiştirmek üzere çalışmalar yaptırdı ve Mıntıka Muallim Mektepleri kurulması düşünüldü ancak uygulanamadı.1936’da Saffet Arıkan’ın Bakanlığı döneminde de Eskişehir’in Mahmudiye köyünde bir eğitmen kursu açıldı. Ama askerde onbaşı, çavuşluk yapmış köylü gençleri 6 aylık bir kurstan sonra eğitmen unvanıyla küçük köylere ve üç yıllık ilkokullara gönderip öğretmen sıkıntısını biraz hafifletmekti. Fikir Atatürkten gelmişti. Aynı yıl daha büyükçe köylere öğretmen yetiştirmek üzere İzmir Kızılçullu’da ve Eskişehir Çifteler’de köy öğretmen okulları açıldı. Bunlar sonradan köy enstitülerine dönüştürüldü. Özetle köy enstitülerinin kurulmasından önce köy öğretmeni yetiştirme konusunda bazı deneyimler vardı.(Aydemir,1968) 1940’ta 6 yaşın üstündeki nüfusun %78i oku yazar değildi. Köylerde bu oran %90dı. Ayrıca köyler sağlık, temizlik, gelişme imkânlarından uzaktı. Bu yaygın bilgisizlikle daha etkili mücadele etmek, bunu yaparken köylerin sosyal ve ekonomik yapısında öğretmen ve eğitim kanalıyla düzenlemeler gelişmeler sağlamak amacıyla kuruldu. Köy enstitüleri 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı kanunla kurulmuştur.(Akyüz,2015)

Öğretmen Okulları

1950’li yılların ortalarında ülke genelinde 42 öğretmen okulu bulunmaktadır. 1950’li yılların sonlarında bu sayı 52’ye yükselmiştir. Bu okulların 21’i Köy Enstitülerinin devamı niteliğinde olup eğitim süresi 6 yıldır Bu okullar, Köy Enstitülerinin kuruluş amaçlarının da bir gereği olarak tüm ülkeye neredeyse eşit aralıklarla serpiştirilmiş bir şekilde kurulmuştur. Bundan amaç, tüm ülkenin köy çocuklarına okumada fırsat eşitliği sağlamak, bu okulların ışığından ülkenin tüm köylerini aydınlatmaktır. Köy Enstitüleri henüz yeni kapatılmıştır. Bu yüzden onların yerlerinde eğitimi sürdüren altı yıllık ilköğretmen okullarındaki eğitim geleneği Köy Enstitüsü ortamına çok yakındır. Öğrenciler, üretimde doğrudan yer almamakla birlikte, yaz döneminde bir ay süreli yaz kursları uygulamalarında, bölgenin özelliğine göre, duvar örme, arıcılık, meyvecilik, kavakçılık gibi çalışmalar içinde bulunurlar, bu çalışmalar yıl içindeki tarım derslerinde de sürdürülürdü. Ayrıca tüm öğrenciler, kendi sınıflarının temizliğini kendileri yapar, yemekhane ve çamaşırhane gibi birimlerde nöbet tutarak bu hizmetlere katkıda bulunurlardı. Onlar da tıpkı Köy Enstitülü ağabeyleri gibi birer müzik aracı çalar, sık sık yapılan eğlence gecelerinde Enstitüden kalma türkülerle halay çekerlerdi.1958-1959 döneminde 52 ilköğretmen okulunda, %75’i köy çocuğu olmak üzere 19 835 öğrenci bulunmaktaydı. Bu tarihlerde ilköğretmen okulları, askeri okullar gibi parasız yatılılık imkânları en geniş olan eğitim kurumları durumundaydı. Bunun sonucu olarak öğretmenlik mesleği Cumhuriyet döneminden 1960’lı yılların sonlarına kadar özellikle köy çocuklarının okuması için tek seçenektir. Gerçekte onlar başka meslekleri de çok iyi tanımamaktadırlar. Dolayısıyla her köy çocuğunun gönlünde öğretmenlik büyük bir ideal olarak yaşamaktadır. Ancak bu ideale erişilmesi o kadar kolay değildir. Çünkü her ilçe bünyesindeki köylerden ancak bir iki kişi bu okullara girebilmekteydi. Cumhuriyetle çatışan hiçbir ideoloji ve tarikat gölgesine yer verilmeyen bir yatılı okul ortamında verilen eğitimle, Atatürk ilkeleri ve Cumhuriyetin erdemleri işlenir, yurtseverlik duygusu aşılanırdı. Özellikle Köy Enstitülerinin devamı niteliğindeki 6 yıllık ilköğretmen okullarında öğrenciler okullarının şehirden uzak oluşu nedeniyle 6 yıl boyunca ve yılın 10 ayında, tüm zamanlarını öğrencilerine ayıran seçkin öğretmenlerinin denetiminde eğitim görürlerdi. (Meşe,2001)

Kredili Sisteme Geçiş

1991- 1992 öğretim yılında uygulanmaya başlanan Ders Geçme ve Kredi Sistemi 1960’lı yıllardan beri tartışılmaktadır. 1962 yılında yapılan VII. Milli Eğitim Şurası’nda, sınıf geçme sistemi yerine ders geçme sisteminin kabul edilmesi yönünde fikirler ortaya çıkmış ve tartışmalar yapılmıştır. 1970 yılında yapılan VIII. Milli Eğitim Şurası’nda, işleyişi ve sorunları açısından geniş bir çerçeve içinde ele alınan ortaöğretim sistemimizde ve kurumlarımızda yeni değişikliklere gidilmesi görüşü benimsenmiştir. Böylece ikinci devre ortaöğretim kurumları olan liselerde başarısız sayılan öğrencileri sınıfta bırakan ve okul dışına çıkarmak suretiyle eleyen uygulanmakta olan sınıf geçme düzeni yerine; öğrencileri ilgileri, yetenekleri ve başarıları doğrultusunda yüksek öğretime, mesleğe, iş ve çalışma hayatına hazırlayan çeşitli programlara yöneltilmesini esas kabul eden ders geçme ve kredi sistemi ilke olarak benimsenmiş, imkan ve şartları elverişli bazı okullarda denenmesi teklifi getirilmiştir. DGKS’nin uygulanabilirliği ile ilgili Türkiye Bilimsel Araştırma Kurumu’nun desteği ile “Ortaöğretimin İkinci Devresinde DGKS Üzerine Bir Simulasyon Denemesi” konulu bir araştırma, yapılmıştır. Bu araştırmada, ders geçme ve kredili sistemin; uygulama koşulları, uygulamada oluşacak sorunları, bu sorunlara çözüm yolları belirlenmeye çalışılmıştır. Araştıma sonucunda, yeni koşullar ve yeni gereksinmeler saklı kalmak şartıyla, DGKS’nin ortaöğretim ikinci devresinde uygulanabileceği görülmüştür. IX. Milli Eğitim Şurası’ndan hemen sonra DGKS’nin şartları farklı olan okullarda uygulanmasına imkân verecek bir model geliştirmek amacıyla 16 lise ve dengi okulu kapsayan bir proje geliştirilmiştir. 1974 yılında uygulamaya konulan bu proje uygulamada görülen aksaklıklar nedeniyle 1978 yılında kaldırılmıştır. 1988 yılında toplanan XII. Milli Eğitim Şurası’nda da halen uygulanmakta olan sınıf geçme sisteminden ders geçme sistemine geçilmesi kararı alınmıştır. Fakat bu toplantıda alınan kararlar uygulamaya geçirilememiş ve sınıf geçme uygulamasına 1991-1992 yılına kadar devam edilmiş; ancak bu tarihten sonra Ders Geçme ve Kredi Düzeni uygulaması yeniden başlatılmıştır.(İltan,2004)

8 Yıllık Zorunlu Eğitim

  1. Milli Eğitim Şurası’ndan 15. Milli Eğitim Şurası’na kadar geçen zaman süresince üzerinde görüşülen “sekiz yıllık kesintisiz zorunlu ilköğretim”i, uygulamaya koyma çalışmaları 55. Hükümet tarafından başlatıldı. Bu amaçla, 55. Hükümet tarafından, sekiz yıllık kesintisiz zorunlu ilköğretim yasa tasarısı hazırlanarak görüşülmesi için TBMM’ye sunuldu. 1997-1998 öğretim yılından itibaren sekiz yıllık kesintisiz zorunlu ilköğretime geçilmesini sağlayan “İlköğretim ve Eğitim Kanunu, Milli Eğitim Temel Kanunu, Çıraklık ve Meslek Eğitimi Kanunu, Milli Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile 24.03.1988 Tarihli ve 3418 Sayılı Kanunda Değişiklik Yapılması ve Bazı Kağıt ve İşlemlerden Eğitime Katkı Payı Alınması Hakkındaki 4306 Sayılı Kanun” 18.08.1997 tarih ve 23084 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. 4306 Sayılı Kanun ile; 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanununun 9. maddesi ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 23. maddesi “İlköğretim Kurumları sekiz yıllık okullardan oluşur. Bu okullarda kesintisiz eğitim yapılır ve bitirenlere ilköğretim diploması verilir.” şeklinde değiştirildi. 05.01.1961 tarihli ve 222 sayılı, 14.06.1973 tarihli ve 1739 sayılı, 05.06.1986 tarihli ve 3308 sayılı kanunlarda birlikte veya ayrı ayrı geçen “ilkokul” ve “ortaokul” ibareleri “ilköğretim okulu” olarak değiştirildi. (http://yayim.meb.gov.tr)

Yapılandırmacı Eğitim-12 Yıllık Kesintisiz Eğitim

Küreselleşme ve bilgi toplumunun dinamik ve halen devam eden oluşumlar olduğu dikkate alındığında eğitim, eğitimli insan, öğrenme, okul, okul yöneticisi, öğretmen ve öğrenci gibi kavramların yeniden tartışılması gerekmektedir (Özden, 2002).Yeni dönemde eğitimde beceri düzeyinin yükselmesi, bireyin kendini yetiştirmesi, geliştirmesi ve bireysel yeteneklerini sonuna kadar kullanması ön plana çıkacaktır. Bireyin bilgiye odaklı bir yaşamı öğrenme, analitik düşünme, sentez yapabilme, sorunları çözme ve etkili iletişim kurma gibi becerilere sahip olması beklenmektedir. Günümüzde bireylerden bilgiyi tüketmek yerine, bilgiyi anlamlandırarak eldeki bilgilerden yeni bilgiler üretmeleri beklenmektedir. Çağdaş dünyada da kendisine sunulan bilgiyi olduğu gibi kabul edip yönlendirilmeyi ve biçimlendirilmeyi bekleyen bireylerden ziyade, bilgiyi yorumlayarak bilgiden yeni bilgilere ulaşma sürecine etkin olarak katılan bireyler kabul görmektedir. (Yıldırım ve Şimşek, 1999) Hızla çoğalan bilgi karşısında, her şeyi bilmek yerine, hangi bilgiyi nereden ve nasıl sağlayacağını bilen, seçici davranan, yani öğrenmeyi öğrenen insana gereksinim duyulacaktır. O halde eğitim sisteminin de bu niteliklere sahip bireyleri yetiştirecek biçimde şekillendirilmelidir. Daha önceki yüzyıllarda bilgi kazanılacak, elde edilecek ve zihinde depolanarak kullanılacak bir şey olarak algılanıyordu. Bunun sonunda da öğrenci, kendisine bilgi aktarımının yapıldığı pasif ve edilgen durumda kalmaktaydı. 20. Yüzyılın son çeyreğinde, küreselleşme ve bilgi toplumu çağında ise bilgi aranılan, keşfedilen, anlamlandırılan ve zihinde yapılandırılan bir konuma gelmiştir. Bunun sonucunda da bilgi aktarımı yerine bilginin zihinsel süreçlerden geçerek yeniden yapılandırılması ve bu sayede yeni bilgilerin elde edilmesi önem kazanmıştır.(Numanoğlu, 1999)

12 Yıllık Zorunlu Eğitim Sistemi (4+4+4 eğitim sistemi) 2012-2013 döneminde Türkiye’de başlayan eğitim sistemidir. Bu  kanundan önce 72 ayını dolduran çocukların ilköğretime başlaması zorunluydu. İlgili kanuna göre, 60 ayını tamamlayan çocukların zorunlu olarak ilkokula başlaması gerekmektedir. Ancak kamuoyunda bu konunun çok tartışılması nedeniyle Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan bir genelge ile okula başlama yaşı ile ilgili bir düzenlemeye gidilmiştir. Bu genelge ile yapılan değişiklik sonucunda okula başlama yaşları ile ilgili uygulama 2012-2013 eğitim öğretim yılında şu şekildeydi: 66 ayını dolduran çocukların ilkokula kayıtları e-okul üzerinden merkezi sistemle yapıldı. 60-65 ay aralığındaki çocukların, velilerinin talep etmesi durumunda, ilkokula kayıtları yapılabildi. 66-71 ay arasında olan ancak okula hazır olmadığı sağlık raporuyla belgelenen öğrencilerin ilkokula başlaması bir yıl ertelendi.

14 Ağustos’ta 2013’te yayımlanan 28735 sayılı Resmi Gazete ile Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 15. maddesinde değişiklik yapıldı. Yapılan yönetmelik değişikliği ile 2013-2014 eğitim öğretim yılında okula kayıt yaşı ile ilgili uygulama şu şekilde yapılacak:

  • 66, 67, 68 aylık çocuklar 1. sınıfa kaydedilecek ancak velisinin yazılı talebi doğrultusunda, rapor istenmeksizin kayıtları 1 yıl ertelenebilecek veya okul öncesi eğitime yönlendirilebilecek.
  • 69, 70, 71 aylık olup, e-okul sistemi üzerinden 1. sınıfa kaydedilen çocuklardan okula hazır olmayanların kayıtları, alınacak sağlık raporu doğrultusunda 1 yıl ertelenebilecek veya okul öncesi eğitime yönlendirilebilecek.

KAYNAKÇA

  • Akyüz, Yahya, Türk Eğitim Tarihi Açısından Eğitim Birliği Yasasının Önemi, Ankara,2002
  • Akyüz, Yahya, Türk Eğitim Tarihi, Ankara,2015
  • Albayrak, Mustafa Millet Mekteplerinin Yapısı ve Çalışmaları, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 29, Cilt:10, Temmuz 1994
  • Altun, Mustafa, Alfabe Değişiminin Tarihsel Gelişimi Üzerine Değerlendirme, Sakarya,2004
  • Aydemir, Şevket Süreyya, İkinci Adam, İstanbul,1968
  • Yıldırım, Ali, Şimşek Hasan, Nitel Araştırma Yöntemleri Ankara,1999
  • Bozkurt,İbrahim Bozkurt, Birgül  Yeni Alfabenin Kabulü Sonrası Mersin’de Açılan Millet Mektepleri ve Çalışmaları, Çağdaş Türkiye Araştırmaları Dergisi, Cilt: VIII, Sayı: 18-19, 2009
  • Meşe, İsa, Yüksek Öğretmen Okulları, İstanbul,2001
  • Numanoğlu,Gülcan, Bilgi Toplumu ve Eğitimde Yeni Kimlikler Ankara,199
  • Ökçün, Gündüz, Türkiye İktisat Kongresi, Ankara,1971
  • Özkaya, Melike, Ders Geçme ve Kredi Sistemi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara,2004
  • Özden Yüksel, Öğrenme ve Öğretme, Ankara,2002
  • ttk.gov.tr
  • tdk.gov.tr
  • ataturkinkilaplari.com
  • yayim.meb.gov.tr

Sercan YILMAZ