Abdulhamit
Abdulhamit
Abdulhamit
VERİN BANA ŞU YILAN YAVRUSUNU!”

Oğlu Âbid Efendi’nin kaleminden Abdülhamid Hân‘ın esâret hayatı…“… Selanik’e gidişimizle alâkalı olarak, zihnimde sadece, saraydan Sirkeci’ye yahut Selanik Gar’ından Alâtini Köşkü’ne kapalı bir araba içinde hareketimize dair belli-belirsiz bir hayâl kalmış. Karanlık bir arabada babamın karşısına oturduğumu ve siyah sakalını görür gibiyim… Alâtini Köşkü’ne girişimizde, annemin kucağındaydım… Annemin beni taşımaktan yorgun düştüğünün nasılsa farkına varan bir subay, sonradan Paşa olan Emniyet Genel Müdürü Albay Gâlip Bey, kucağından almak nezâketini gösterdi ve alırken de, ‘Verin bana şu yılan yavrusunu!’ dedi… Bu kahraman (!) zâbit, anlaşılan tam mânâsıyla bir centilmendi!.. Bunu söyleyen, Hareket Ordusu’nun genç ve toy subaylarından biri olsaydı affederdim; lâkin bu adam, o zaman albaydı ve en az kırk yaşlarındaydı… O arada Ali Fethi Bey de (yıllar sonrasının başbakanı Fethi Okyar), ‘Zavallı çocuk!’ diyerek beni kucağına aldı, gözünden bir damla yaş düştü.

“… Muhâfız subaylar, pek saygısızca hareket ederlerdi… Bunlardan Sâlim isminde bir teğmen, pencereden bakmakta olan babama ağaçların arkasına saklanıp kurşun bile sıkmıştı!.. Diğerleri de bir hayli saygısızlık yaptılar… Meselâ, bir hâdiseyi gâyet iyi hatırlıyorum: Hasan Efendi isminde bir vekilharç vardı… Haremdekilerin çarşıdan aldırttığı şeyler, onun vâsıtasıyla gelirdi… Dışarıdan getirdiklerini subayların önünde harem ağalarına teslim eder, ağalar hareme götürürlerdi… Bana alınan oyuncakları da, tabiî o getirirdi… Bir gün yeşil, mavi, sarı rengârenk oyuncak bastonlar getirmişti… Her nedense, bu değneklere çok imrenirdim… Bastonları tam bana vereceği sırada, subaylar ‘Babana ‘eşek’ de, ondan sonra gel al!’ diye tutturdular… Daha çok ufak olmama rağmen, yaptırmak istedikleri işin fenâ bir şey olduğunu hissediyordum; ama, bastonlarda da gözüm vardı… Nihâyet, ağlaya-ağlaya köşke gittim, hareme girdim… Bereket versin ki, karşıma kalfa kadınlardan biri çıktı, niçin ağladığımı sordu, ben de meseleyi anlattım… ‘Aaa! O da ne demek? Sana hiç yakışır mı?’ diye bir güzel haşladı; bu sayede gidip babama o hezeyânı etmemiş oldum… Subaylar da yaptıklarına utanmış olacaklar ki, bastonları sonradan içeri yolladılar…”